|
Matematik
Tarihi Üzerine
Makaleler........
1.
MATEMATİK TARİHİ
2.
KISACA
MATEMATİK TARİHİ
3.Matematiğin
tarihçesi
4.
KAPSAMLICA
MATEMATİK TARİHİ
1-)MATEMATİK TARİHİ
(ilköğretim ve lise öğrencileri
kullanabilir)
1.ANLATIM: Matematik insanlik tarihinin
en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden, Matematik
sayilarin ve sekillerin ilmi olarak tanimlanirdi. Matematik
de, diger bilim dallari gibi, geçen zaman içinde büyük bir
gelisme gösterdi; artik onu bir kaç cümle ile tanimlamak
mümkün degildir..
Matematik bir yönüyle, resim ve müzik gibi bir sanattir.
Matematikçilerin büyük çogunlugu onu bir sanat olarak icra
ederler. Bu açidan bakinca, yapilan bir isin, gelistirilen
bir teorinin, matematik disinda su ya da bu ise yaramasi
onlari pek ilgilendirmez. Onlar için önemli olan, yapilan
isin derinligi, kullanilan yöntemlerin yeniligi, estetik
degeri ve matematigin kendi içinde bir ise yaramasidir.
Matematik, baska bir yönüyle, bir dildir. Eger bilimin
gayesi evreni; evrende olan her seyi anlamak, onlara
hükmetmek ve yönlendirmek ise, bunun için tabiatin kitabini
okuyabilmemiz gerekir. Tabiatin kitabi ise, Gaile’nin çok
aktif alan sözleri ile, matematik dilinde yazilmistir; onun
harfleri geometrinin sekilleridir. Bunlari anlamak ve
yorumlayabilmek için matematik dilini bilmemiz gerekir.
Matematik, baska bir yönüyle de satranç gibi entelektüel bir
oyundur. Kimi matematikçiler de ona bir oyun gözüyle
bakarlar.
Matematik, kullanicisi için ise sadece bir araçtir ; ya da
yaptiklarini ifade edebildikleri bir dildir.
Matematigin ne oldugunu, onun içine girdikten sonra,
bilgimiz ölçüsünde ve ilgimiz yönünde, anlar ve algilariz.
Artik matematik her hangi bir insan hükmedebilecegi
boyutlarin çok çok ötesindedir
Matematik sözcügü, ilk kez, M.Ö. 550 lerde, Pisagor okulu
üyeleri tarafindan kullanilmistir. Yazili literatüre
girmesi, M.Ö. 380 lerde Platon’ la olmustur. Kelime manasi
“ögrenilmesi gereken sey”, yani, bilgidir. Bu tarihlerden
önceki yillarda, matematik kelimesi yerine, yer ölçümü
manasina gelen, geometri yada eski dillerde ona esdeger olan
sözcükler kullaniliyordu.
Matematigin nerede ve nasil basladigi hakkinda da kesin bir
sey söylemek mümkün degildir. Dayanak olarak yorum
gerektiren arkeolojik bulgulari degil de, yorum
gerektirmeyecek kadar açik yazili belgeleri alirsak,
matematigin M.Ö. 3000 –2000 yillari arasinda Misir ve
Mezopotamya’da basladigini söyleyebiliriz. Heredot’a ( M.Ö.
485-415) göre, matematik Misir’da baslamistir. Bildiginiz
gibi, Misir topraklarinin %97 si tarima elverisli degildir;
Misir’a hayat veren, Nil deltasini olusturan %3 lük kisimdir.
Bu nedenle, bu topraklar son derece degerlidir. Oysa, her
sene yasanan Nil nehrinin neden oldugu taskinlar sonuncunda,
toprak sahiplerinin arazilerinin hudutlari
belirsizlesmektedir. Toprak sahipleri de sahip olduklari
toprakla orantili olarak vergi ödedikleri için, her
taskindan sonra, devletin bu islerle görevli
“geometricileri” gelip, gerekli ölçümleri yapip, toprak
sahiplerine bir önceki yilda sahip olduklari toprak kadar
toprak vermeleri gerekmektedir. Heredot geometrinin bu ölçüm
ve hesaplarin sonucu olarak olusmaya basladigini
söylemektedir.
Matematigin dogusu hakkinda ikinci bir görüs de, Aristo (M.Ö.
384-322) tarafindan ileri sürülen su görüstür. Aristo’ ya
göre de matematik Misir’da dogmustur. Ama Nil tasmalarinin
neden oldugu ölçme-hesaplama ihtiyacindan degil, din
adamlarinin, rahiplerin can sikintisindan dogmustur. O
tarihlerde, Misir gibi ülkelerin tek entelektüel sinifi
rahip sinifidir. Bu sinifin geçimi halk veya devlet
tarafindan saglandigi için, entelektüel ugrasilara verecek
çok zamanlari olmaktadir. Kendilerini mesgul etmek için,
baskalarinin satranç, briç, go,... gibi oyunlari icat
ettikleri gibi onlar da geometri ve aritmetigi, yani o
zamanin matematigini icat etmislerdir.
www.matematikgeometri.com
KISACA MATEMATİK
TARİHİ (kronolojik)
Matematik, bir yönüyle resim ve müzik gibi bir sanat, bir
yönüyle bir dil ve baska bir yönüyle de tabiati anlamaya
yönelik yöntemler manzumesidir. Matematigin yazili belgelere
dayali 4500 yillik bir tarihi vardir. Bu zaman dilimi
içinde, matematigin gelisimi 5 döneme ayrilir. Birinci
dönem, baslangiçtan M.Ö. 6. yüzyila kadar, Misir ve
Mezopotamya'da yapilan matematigi kapsar. Misir'da bilinen
matematik, tam ve kesirli sayilarin 4 islemi, bazi geometrik
sekillerin alan ve hacim hesaplaridir.
Bugün okullarimizda ögretilen matematigin ortaokul 2.
sinifa kadarki kismi olarak degerlendirebiliriz. Ayni
dönemde Mezopotamya'da matematik biraz daha ileridir;
onlarin bildikleri matematigin düzeyi de lise 2. sinif
matematigi düzeyidir. Matematik, günlük hayatin
ihtiyaçlarina (takvim belirlemek, muhasebe ve mimari
hesaplar gibi) yönelik, henüz sanat düzeyine ulasmamis,
zanaat düzeyinde bir ugrasidir. Formel ifadeler, formüller
ve akil yürütmeye dayali ispatlar yoktur. Bulgular ampirik
ve islemler sayisaldir. Ikinci dönem, M. Ö. 6. yy'dan M. S.
6. yy'a kadar uzanan Yunan matematigi dönemidir. Matematigin
nitelik degistirdigi, zanaat düzeyinden sanat düzeyine
geçtigi dönemdir. Yunan matematiginin baslangicinda Misir ve
Mezopotamya varsa da Yunan döneminde, matematigin günümüze
kadar yönü belirlenmis, bir siçrama yapilmistir.
Matematige en önemli katkilar Platon'un akademisinde ve
iskenderiye'deki Museum'da yetisen bilim adamlanndan
gelmistir. Yunan matematigi esasta 'sanat için sanat'
anlayisiyla yapilan ve günümüz manasinda modern bir
matematiktir. Üçüncü dönem, M.S. 6. yy'dan 17. yy'in
sonlanna kadar olan dönemdir. Bu dönemde, matematigin
yasadigi dünya islam dünyasi ve Hindistan'dir. Müslümanlarin
matematige katkisi büyük bir tartisma konusudur. Kimilerine
göre, Müslümanlarin matematige, Yunan matematigini yasatmak
ve Bati'ya transfer etmekten öte, bir katkilari olmamistir.
Kimilerine göre ise, Müslümanlarin matematige özgün kalkilan
olmustur. (Bu katkilar Avrupali matematikçiler tarafindan
tekrar bulunmus ya da göz ardi edilmistir.) Müslümanlarin
matematige katkisi yeterince arastirilmamistir. Son yillarda
yapilan arastirmalar, matematigin en önemli bulusu olan
türevin, Avrupalilardan 500 yil önce Azerbaycanli Serafettin
Al-Tusi tarafindan bulunmus oldugunu ortaya çikarmistir.
Tarihi olaylar- Haçli seferleri, Mogol istilasi ve dahili
olaylar-, islam dünyasinin nakli bilimlere geçmesine ve
sonuç olarak bilimin yerini safsatanin almasina neden
olmustur. 16. yy' da matematikte tek söz sahibi
Avrupalilardir.
Dördüncü dönem, 1700-1900 yillan arasini kapsar ve
'Klasik Matematik Dönemi' olarak bilinir. Matematigin 'Altin
Çaglari' olarak da anilir. Büyük hipotez ve teorilerin
ortaya çiktigi, matematigin kullanim alaninin bütün bilim
dallarini kapsayacak sekilde genisledigi bir dönemdir.
Matematik, bütün pozitif bilimlerin temelim olusturacak bir
konuma gelmistir. Bugün üniversitelerde okutulan matematigin
büyük bir kismi bu dönemin ürünüdür. Besinci dönem, 1900'lü
yillarin basindan günümüze uzanan, 'Modern Matematik Dönemi'
olarak adlandirilan dönemdir. Modern matematik, klasik
matematigin anayasal bir tabana oturtulmus seklidir. 1900'lü
yillarin basina gelindiginde, matematik büyük bir
kompleksiteye ulasmisti.
Böylesi karmasik bir sistemde alisilageldigi sekilde
matematik yapmak, 'bir ispat niçin geçerlidir; ispatin da
ispati gerekli midir?' gibi matematigin temellerini
sorgulayan sorunlari ortaya çikarmistir. Matematik deneysel
bir bilim olmadigi için, nihai yargiyi deneye birakmak
olanagi yoktur. Bu sorunlarin, 'mesru' bir zeminde çözüme
ulastirilacagini anlayan matematikçiler, matematigi tutarli
yasalara dayali bir temele oturtma çabasina giristiler.
Modern matematik bu ugrasinin ürünüdür. Modern matematigin
en önemli özellikleri, önceki dönemlere kiyasla, çok daha
soyut, göreceli ve kuramsal olusudur. Matematik çok hizli
gelisen, çok yüksek bir teknik düzeye erismis, elde edilen
bilgilerin üst üste yigildigi, bir bilginin digeri
tarafindan kullanimdan kaldirilmadigi, bu nedenle de
gittikçe zorlasan ama bir o kadar da çekici, ancak tutku ile
yapilabilen bir bilimdir. www.matematikgeometri.com
Mar
24
matematiğin
tarihçesi (Lise
ve daha üst seviye)
Tarihte matematiksel düşünce ölçme, borç, vergi, astronomi
hesapları gibi pratik problemlere çözüm tekniklerinin
geliştirilmesiyle başladı. Eski Yunan’da başlayan felsefeyle
etkileşimi, matematiği genelleme ve soyutlamalara götürdü.
Öte yandan bu genelleme ve soyutlamalar matematiğin kullanım
alanını genişletti. Matematik’te genelleme ve soyutlamalara
çok rastlanır. Birbirinden farklı görünen çok sayıda
probleme tek bir problemin özel durumları olarak
bakılabilir. Örneğin üçgenlerin alanlarını tek hesaplamaya
çalışmaktansa problemi genelleyip üçgenin alan formülünü
türetmek hem daha kolaydır, hem de böylece daha geniş bir
uygulama alanı ortaya çıkar.
Günümüzde matematik kendi dinamiğinin yanı sıra başka
bilimlerle arasındaki etkileşim nedeniyle de çok hızlı bir
gelişme göstermektedir. Bu gelişmenin sonucu matematik
içinde çok sayıda dal ortaya çıkmıştır.(Analiz, aritmetik;
cebir; geometri; istatistik; kümeler kuramı; olasılık
kuramı; sayı-sal çözümleme; trigonometri). İlkel dinler
incelendiğinde sayma gibi basit göç-sünen bir işlemin
oluşmasında toplumlar ancak ilk birkaç sayıya isim
koya-bilmişler, gerisini “çok “olarak nitelemişlerdir.
Matematiksel düşüncenin ilk adımı olan rakamlar ve sayma
işlemi ancak ekonomisi düzenli, gelişmiş yerleşik
toplumlarda yazı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Antik Çağda
ilk önemli matematik merkezi olarak, İÖ 2000’lerden sonra
Babil görülür. Babilliler ekonomik yapılarının gerektiği
denklem çözme, kök bulma, alan ve hacim hesaplama gibi
tekniklerin yanı sıra astronomiye olan yakın ilgileri
nedeniyle Trigonometriyi geliştirdiler. Babil’in matematiğe
belki en büyük katkısı 60 tabanlı sayı sistemidir. Sıfır
simgesinin de katılmasıyla onlu sisteme çok benzeyen 60
tabanlı sayı sistemi bugün bile açı ve zaman ölçümünde
kullanılmaktadır. Eski Mısır’dan günümüze ulaşan iki önemli
matematik yapıtı Golenişev papirüsü(İÖ y.1900) ile Rhind
papirüsüdür ( İÖ 1700’den önce).Bunlar çağlarının aritmetik
ders kitapları olarak nitelenebilir. Gerek Mısır’da gerekse
daha sonra Roma uygarlığında matematik, pratik bir araç
olmaktan öteye gitmemiştir. Yunan matematiği İÖ 7–6.
yüzyıllarda Mezopotamya ve Mısır’dan gelen bilgilerin
derlenmesiyle oluştu, ama kendi ürünlerini İÖ 5. yüzyılın
ikinci yarısından sonra vermeye başladı. Elealı Zenon’un
zaman ve uzayın sonsuz sayıda parçaya bölünmesi hakkındaki
paradoksları, Demokritos’un atomcu görüşleri, geometrik
niceliklerin ölçümünde rasyonel sayıların (tamsayıların
birbirlerine oranları)yeterli olmadığını buldular ve
irrasyonel sayıların geometrik kuramını geliştirdiler. Alan
ve hacim hesaplarındaki sonsuz küçük kesitler bugünkü
integral kavramının ilk işaretleri olarak görülebilir.
Kuramsal matematiğin sonsuz kavramı dışında Eski Yunan
matematiğin ilgilendiği iki önemli konu konikler ile
astronomiden kaynaklanan küresel geometri problemleri oldu.
İÖ 4. yüzyılın sonunda matematikte erişilen düzey ve
yetkinlik daha sonra yazılan Eukleides’in ünlü Stoikheia’sı
(Elemanlar)ile simgeler. Kuramsal matematik Antik Çağda
Arkhimedes ve Apollonios ile doruğa ulaştı. Konikler
konusunda erişilen bulguların önemi ancak 19.yüzyılda
izdüşümsel geometrinin gelişmesiyle anlaşılabildi.
Arkhimedes ve Apollonios’tan sonra gelişme astronomiden
kaynaklanan problemler doğrultusunda oldu. Gezegenlerin
yörüngelerinin belirlenmesi, sayısal tablolar, mekanik
aygıtların bulunması ve İS 100 dolaylarında Melenos’un
küresel trigonometrideki sonuçları Ptolemaios’un İS 2.
yüzyılda astronomide ortaya koyduğu bulgulara temel
oluşturdu. İS 4. Yüzyıldan sonra bilim eski bulguların
yeniden gözden geçirilmesi ve öğretilmesine dönüştü.
Klasikler yeniden yorumlandı, eski kitaplar üzerine yeni
tezler yazıldı. Zaman içinde bu hep böyle süre gidince
Bizans dönemine Yunan matematiğinin yalnızca basit bir özeti
kaldı. Ortaçağda bilim Hindistan’da ve İslam dünyasında
yeniden canlandı. Bağdat’ta Abbasi halifesi Mansur’un
etkisiyle Yunan bilim yapıtlarının sistematik bir biçimde
çevrilmesine girişildi. Hint astronomisinin de etkisiyle
Bağdat ilk İslam astronomi merkezi oldu. Matematik ve
astronominin bu yeniden canlanışında önemli etkenlerden biri
de Bağdat okulundan Harezmî(y. 780-y. 850)oldu. Bu canlanış
özellikle trigonometri ve küresel trigonometride Antik
Çağdakinin çok üstünde bir gelişme doğurdu. İslam matematik
ve astronomi geleneği 1400’lere değin aralıksız sürdü. İslam
biliminin Avrupa’ya yayılması 11. yüzyılda başlar. Bu konuda
öncülüğü yapanlar 11. yüzyılda; İngiliz filozof Bath’lı
Adelard ve 12. yüzyılda İtalyan matematikçi Leonardo
Pisano’dur. Bu yüzyıllarda Yunan bilim klasikleri Arapça
çevirilerinden bu kez Latinceye çevrildi. Bu yapıtlar
Rönesans’ın bilim yönünden temelini oluşturdu. 16. yüzyılın
ortalarında Kopernik’in astronomi, Vesalius’un anatomi
alanındaki bulguları eski klasiklerin yanlışlarını ortaya
çıkarmıştı. Matematikte yeni bir çağı müjdeleyen ilk
bulgular İtalya’da del Ferro, Cardano, Tartaglia ve
Ferrari’nin üçüncü ve dördüncü derece denklemlere çözüm
getirmeleri oldu.16. yüzyılın sonlarında Fransa’da Viéte’nin
bilinmeyen büyüklükler için harflerle işlem yapması çok
hızlı gelişecek olan simgesel cebirin temelini attı. 17.
yüzyılda İskoçya’da Napier logaritmayı buldu. Cavalieri,
Kepler’in sonsuz küçüklerle ilgili yöntemlerini geliştirerek
geometriye uyarladı. Örneğin, elipsin bu yöntemle
hesaplanabildi.1637’de Fransız filozof-matematikçi Descartes
büyük buluşu analitik geometriyi ortaya koydu. Fermat’nın da
katkılarıyla analitik geometri, geometri problemlerini
cebirsel problemlere dönüştüren yeni bir araç oldu.
Matematiği bir yan uğraş olarak sürdüren Fermat’nın sayılar
kuramındaki bulguları ve Pascal’ la birlikte kurduğu
olasılık kuramı ona en büyük amatör matematikçi unvanını
kazandırmıştır. Newton ve Leibniz’ in 17. yüzyılın ikinci
yarısında diferansiyel ve integral hesabı bulmaları
matematikte çok önemli bir adımı simgeler. Newton’un
Philosophiae naturalis principia mathematica (1687;Doğa
Felsefesinin Matematik İlkeleri)adlı yapıtı da gelmiş geçmiş
en büyük bilimsel yapıt olarak kabul edilir. Bu yapıtında
kütle çekimi yasasını da ortaya koymuş olan Newton’un temel
amacı doğayı anlamaktı; buna karşılık Leibniz bilgiye ve
evrensel niteliklere ulaşan yolu açmak istiyordu. Leibniz’in
bu amaçla geliştirmeyi tasarladığı simgesel mantık, George
Boole tarafından ancak 19.yüzyılın ortalarında ortaya
konabildi. Ama onun diferansiyel yöntemi 18. Ve 19. Yüzyıl
matematiğinin gelişmesine temel oluşturdu. 18.yüzyıl
matematiğinin en önemli adı Leonhard Euler’dir. Değişimler
hesabı ve diferansiyel geometrinin kurucuları arasında yer
alan Euler, analiz ve sayılar kuramı başta olmak üzere
matematiğin hemen her dalına önemli katkılarda
bulunmuştur.18. yüzyılın öteki büyük matematikçileri
arasında J.-L.Lagrange, J.L.R. d’Alembert, P.-S.Laplace ve
G.Monge anılabilir. 19.yüzyılda önemli bir gelişme
Eukleidesçi olmayan geometrilerin ortaya konmasıdır.
Eukleidesçi geometri (*)Stoikheia’da belirlenmiş olan beş
aksiyom üzerine kurulmuştu. Bir noktadan, verilen bir
doğruya yalnızca bir paralel çizilebileceğini belirleyen
beşinci aksiyomu, matematikçiler, yüzyıllar boyunca öteki
aksiyomlara dayanarak kanıtlamaya çalışmışlar, ama bunda
başarılı olamamışlardı.19. yüzyılın en büyük
matematikçilerinden biri de, matematiğin hemen her dalına
önemli katkılarda bulunmuş olan C.F. Gauss’tur.20. yüzyılın
matematiğinde etkin bir yol gösterici de Hilbert ‘in 1900’de
Paris’te İkinci Uluslararası Matematik Kongresi’nde önerdiği
23 problem olmuştur. Güncel birçok soru ve araştırma alanı,
kaynağını Hilbert’in bu problemlerinden
almaktadır.
www.matematikgeometri.com
KAPSAMLICA MATEMATİK TARİHİ
(AKADEMİK ,ÜNV. YADA DAHA ÜST SEVİYE İÇİN)
.

Matematik insanlık tarihinin
en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden, Matematik
sayıların ve şekillerin ilmi olarak tanımlanırdı. Matematik
de, diğer bilim dalları gibi, geçen zaman içinde büyük bir
gelişme gösterdi; artık onu bir kaç cümle ile tanımlamak
mümkün değildir. Şimdi söyleyeceklerim, matematiği
tanımlamaktan çok, onun çeşitli yönlerini vurgulayan sözler
olacaktır. Matematik bir yönüyle, resim ve müzik gibi bir
sanattır. Matematikçilerin büyük çoğunluğu onu bir sanat
olarak icra ederler. Bu açıdan bakınca, yapılan bir işin,
geliştirilen bir teorinin, matematik dışında şu ya da bu işe
yaraması onları pek ilgilendirmez. Onlar için önemli olan,
yapılan işin derinliği, kullanılan yöntemlerin yeniliği,
estetik değeri ve matematiğin kendi içinde bir işe
yaramasıdır. Matematik, başka bir yönüyle, bir dildir. Eğer
bilimin gayesi evreni; evrende olan her şeyi anlamak, onlara
hükmetmek ve yönlendirmek ise, bunun için tabiatın kitabını
okuyabilmemiz gerekir. Tabiatın kitabı ise, Galile’nin çok
atıf alan sözleri ile, matematik dilinde yazılmıştır; onun
harfleri geometrinin şekilleridir. Bunları anlamak ve
yorumlayabilmek için matematik dilini bilmemiz gerekir.
Matematik, başka bir yönüyle de satranç gibi entelektüel bir
oyundur.
Kimi matematikçiler de ona bir
oyun gözüyle bakarlar. Matematik, kullanıcısı için ise
sadece bir araçtır. Matematiğin ne olduğunu, onun içine
girdikten sonra, bilgimiz ölçüsünde ve ilgimiz yönünde,
anlar ve algılarız. Artık matematik her hangi bir insan
hükmedebileceği boyutların çok çok ötesindedir. Bu nedenle,
matematikle uğraşan bizlerin, matematikten anladığımız ve
onu algıladığımızın, file dokunan körün, fili anladığı ve
onu algıladığından daha fazla olduğunu hiç sanmıyorum.
Matematik sözcüğü, ilk kez, M.Ö. 550 lerde, Pisagor okulu
üyeleri tarafından kullanılmıştır. Yazılı literatüre
girmesi, Platon’ la M.Ö. 380 lerde olmuştur. Kelime manası
“öğrenilmesi gereken şey”, yani, bilgidir. Bu tarihlerden
önceki yıllarda, matematik kelimesi yerine, yer ölçümü
manasına gelen, geometri yada eski dillerde ona eşdeğer olan
sözcükler kullanılıyordu.
Matematiğin nerede ve nasıl
başladığı hakkında da kesin bir şey söylemek mümkün
değildir. Dayanak olarak yorum gerektiren arkeolojik
bulguları değilde, yorum gerektirmeyecek kadar açık yazılı
belgeleri alırsak, matematiğin M.Ö. 3000 -2000 yılları
arasında Mısır ve Mezopotamya’da başladığını söyleyebiliriz.
Heredot’a ( M.Ö. 485-415) göre, matematik Mısır’da
başlamıştır. Bildiğiniz gibi, Mısır topraklarının %97 si
tarıma elverişli değildir; Mısır’a hayat veren, Nil
deltasını oluşturan %3 lük kısımdır. Bu nedenle, bu
topraklar son derece değerlidir. Oysa, her sene yaşanan Nil
nehrinin neden olduğu taşkınlar sonuncunda, toprak
sahiplerinin arazilerinin hudutları belirsizleşmektedir.
Toprak sahipleri de sahip oldukları toprakla orantılı olarak
vergi ödedikleri için, her taşkından sonra, devletin bu
işlerle görevli “geometricileri” gelip, gerekli ölçümleri
yapıp, toprak sahiplerine bir önceki yılda sahip oldukları
toprak kadar toprak vermeleri gerekmektedir. Heredot
geometrinin bu ölçüm ve hesapların sonucu olarak oluşmaya
başladığını söylemektedir. Matematiğin doğuşu hakkında
ikinci bir görüş de, Aristo (M.Ö. 384-322) tarafından ileri
sürülen şu görüştür. Aristo’ ya göre de matematik Mısır’da
doğmuştur. Ama Nil taşmalarının neden olduğu ölçme-hesaplama
ihtiyacından değil, din adamlarının, rahiplerin can
sıkıntısından doğmuştur. O tarihlerde, Mısır gibi ülkelerin
tek entelektüel sınıfı rahip sınıfıdır. Bu sınıfın geçimi
halk veya devlet tarafından sağlandığı için, entelektüel
uğraşılara verecek çok zamanları olmaktadır. Kendilerini
meşgul etmek için, başkalarının satranç, briç, go… gibi
oyunları içat ettikleri gibi onlar da geometri ve
aritmetiği, yani o zamanın matematiğini icat etmişlerdir. Bu
her iki görüş de doğru olabilir; rahipler geometricilerin
işini kolaylaştırmak istemiş, yada dağıtımın adil
yapıldığını kontrol için, üçgen, yamuk gibi bazı geometrik
şekillerdeki arazilerin alanlarının nasıl hesaplanacağını
bulmuş ve bu şekilde geometrinin doğmasına neden olmuş da
olabilirler.
Matematiğin yazılı tarihini
beş döneme ayıracağız. İlk dönem Mısır ve Mezopotamya dönemi
olacak; bu dönem M.Ö. 2000 li yıllarla M.Ö. 500 lü yıllar
arasında kalan 1500-2000 yıllık bir zaman dilimini
kapsayacak. İkinci dönem, M.Ö. 500-M.S. 500 yılları arasında
kalan ve Yunan Matematiği dönemi olarak bilinen 1000 yıllık
bir zaman dilimini kapsayacak. Üçüncü dönem, M.S. 500 lerden
kalkülüsün başlangıcına kadar olan ve esasta Hind, İslam ve
Rönesans dönemi Avrupa matematiğini kapsayacak olan 1200
yıllık bir zaman dilimini kapsayacak. Dördüncü dönem,
1700-1900 yılları arasında kalan, matematiğin altın çağı
olarak bilinen, klasik matematik dönemini kapsayacak. 1900
lerin başından günümüze uzanan, ve modern matematik çağı
olarak adlandırılan, içinde bulunduğumuz dönem de beşinci
dönem olacak. Her dönemi ayrı -ayrı ele alıp, eldeki
kaynaklar çerçevesinde, o dönemdeki matematiğin gelişimi,
katkı yapan matematikçiler, matematiğin toplum hayatındaki
yeri ve o dönem matematiğinin temel özellikler hakkında
bilgi vermeye çalışacağım.
1-Mısır ve Mezopotamya
Matematiği. İlk döneme Mısır matematiği ile başlayacağız.
Eski Mısır matematiği ve genelde de Mısır tarihi ile ilgili
yazılı belge- arkolojik eser kalıntılarını kastetmiyorum-
yok denecek kadar azdır. Bunun temel iki nedeni vardır.
Birincisi, eski Mısırlıların yazıyı papirüslere yazmaları;
ikinci nedeni ise İskenderiye kütüphanelerin geçirdikleri 3
büyük yangın sonucunda, ki bu yangınların sonuncusu 641 de
Mısırın Müslümanlar tarafından fethi sırasında olmuştur,
yazılı belgelerin yok olmuş olmasıdır. Papirüs, Nil
deltasında büyüyen, kırmızımtırak renkte, saz türü bir
bitkinin, ortalama 15-25 metre uzunluğunda ve 30-50 santim
genişliğinde olan yapraklarıdır. Bu yapraklar kesilip,
birleştirilip, preslendikten ve bazı basit işlemlerden
geçirildikten sonra, kağıt yerine yazı yazmak için
kullanılırmış. “Paper” , “papier” gibi batı dillerindeki
kağıt karşılığı sözcükler, papirüs sözcüğünden
türetilmiştir. Bir papirüsün ortalama ömrü 300 yıldır; 300
yıl sonra, nem, ısı ve benzeri nedenlerle, pul-pul olup
dökülmektedir. Günümüze, matematikle ilgili, istisnai
şartlar altında saklandığı anlaşılan, iki papirüs gelmiştir.
Mısır matematiği hakkındaki bilgimizin ana kaynakları bu iki
papirüstür. Bu papirüslerden ilki, Ahmes ( ya da Rhind )
papirüsü olarak bilinen, 6 metre uzunluğunda ve 35 cm kadar
genişliğinde olan bir papirüstür. Bu papirüsün, M.Ö. 2000 li
yıllarda yazılmış olan bir pürüsün, M.Ö. 1650 lerde Ahmes
isimli bir “matematikçi” tarafından yazılan bir kopyasıdır.
Bu papirüsü 1850 lerde İrlandalı antikacı H. Rhind satın
almış, şimdi British museum dadır. Bu papirüs, matematik
öğretmek gayesiyle yazılmış bir kitaptır. Giriş kısmında,
kesirli sayılarla işlemleri öğretmek gayesiyle verilen
bir-kaç alıştırmadan sonra, çözümleriyle 87 soru
verilmektedir. Bu sorular, paylaşım hesabı, faiz hesabı veya
bazı geometrik şekillerin alanını bulmak gibi, insanların
günlük hayatta karşılaşabileceği türden sorulardır. Bu
az-çok bizim 8. sınıf matematiği düzeyinde bir matematiktir.
Moskova papirüsü diye bilinen ve şimdi Moskova müzesinde
olan ikinci papirüs de M.Ö. 1600 lerde yazılmış bir
kitapçıktır. Bu papirüs 25 soru içermektedir. Bu sorular,
ikisi hariç, Ahmes papirüsündeki sorular türündendir. Diğer
iki soruya gelince, onlardan biri, bir düzlemle kesilen küre
parçasının hacmi ve yüzeyinin alanının hesaplanmasıdır.
Diğeri ise, yine bir düzlemle kesilen bir piramidin hacminin
bulunması sorusudur. Her iki soru da doğru olarak
çözülmüştür. Bu iki soru Mısır matematiğinin zirvesi olarak
kabul edilmektedir. Mısırlılar, dairenin alanının çapına
orantılı olduğunun farkına varmışlar ve pi sayısını 4x(8/9)
un karesi, yani 256/81=3,16 olarak bulmuşlardır. Mısır
matematiğini 2000 yıl boyunca bu düzeyde kaldığı ve kayda
değer bir ilerleme göstermediği anlaşılmaktadır.
-. İlk döneme Mısır matematiği ile başlayacağız. Eski Mısır
matematiği ve genelde de Mısır tarihi ile ilgili yazılı
belge- arkolojik eser kalıntılarını kastetmiyorum- yok
denecek kadar azdır. Bunun temel iki nedeni vardır.
Birincisi, eski Mısırlıların yazıyı papirüslere yazmaları;
ikinci nedeni ise İskenderiye kütüphanelerin geçirdikleri 3
büyük yangın sonucunda, ki bu yangınların sonuncusu 641 de
Mısırın Müslümanlar tarafından fethi sırasında olmuştur,
yazılı belgelerin yok olmuş olmasıdır. Papirüs, Nil
deltasında büyüyen, kırmızımtırak renkte, saz türü bir
bitkinin, ortalama 15-25 metre uzunluğunda ve 30-50 santim
genişliğinde olan yapraklarıdır. Bu yapraklar kesilip,
birleştirilip, preslendikten ve bazı basit işlemlerden
geçirildikten sonra, kağıt yerine yazı yazmak için
kullanılırmış. “Paper” , “papier” gibi batı dillerindeki
kağıt karşılığı sözcükler, papirüs sözcüğünden
türetilmiştir. Bir papirüsün ortalama ömrü 300 yıldır; 300
yıl sonra, nem, ısı ve benzeri nedenlerle, pul-pul olup
dökülmektedir. Günümüze, matematikle ilgili, istisnai
şartlar altında saklandığı anlaşılan, iki papirüs gelmiştir.
Mısır matematiği hakkındaki bilgimizin ana kaynakları bu iki
papirüstür. Bu papirüslerden ilki, Ahmes ( ya da Rhind )
papirüsü olarak bilinen, 6 metre uzunluğunda ve 35 cm kadar
genişliğinde olan bir papirüstür. Bu papirüsün, M.Ö. 2000 li
yıllarda yazılmış olan bir pürüsün, M.Ö. 1650 lerde Ahmes
isimli bir “matematikçi” tarafından yazılan bir kopyasıdır.
Bu papirüsü 1850 lerde İrlandalı antikacı H. Rhind satın
almış, şimdi British museum dadır. Bu papirüs, matematik
öğretmek gayesiyle yazılmış bir kitaptır. Giriş kısmında,
kesirli sayılarla işlemleri öğretmek gayesiyle verilen
bir-kaç alıştırmadan sonra, çözümleriyle 87 soru
verilmektedir. Bu sorular, paylaşım hesabı, faiz hesabı veya
bazı geometrik şekillerin alanını bulmak gibi, insanların
günlük hayatta karşılaşabileceği türden sorulardır. Bu
az-çok bizim 8. sınıf matematiği düzeyinde bir matematiktir.
Moskova papirüsü diye bilinen ve şimdi Moskova müzesinde
olan ikinci papirüs de M.Ö. 1600 lerde yazılmış bir
kitapçıktır. Bu papirüs 25 soru içermektedir. Bu sorular,
ikisi hariç, Ahmes papirüsündeki sorular türündendir. Diğer
iki soruya gelince, onlardan biri, bir düzlemle kesilen küre
parçasının hacmi ve yüzeyinin alanının hesaplanmasıdır.
Diğeri ise, yine bir düzlemle kesilen bir piramidin hacminin
bulunması sorusudur. Her iki soru da doğru olarak
çözülmüştür. Bu iki soru Mısır matematiğinin zirvesi olarak
kabul edilmektedir. Mısırlılar, dairenin alanının çapına
orantılı olduğunun farkına varmışlar ve pi sayısını 4x(8/9)
un karesi, yani 256/81=3,16 olarak bulmuşlardır. Mısır
matematiğini 2000 yıl boyunca bu düzeyde kaldığı ve kayda
değer bir ilerleme göstermediği anlaşılmaktadır.
Mısır sayı sistemi, on
tabanına göredir ve rakam sistemlerinin yazımı ve kullanımı
Romen rakamlarının yazım ve kullanımı gibidir. Bu rakamlarla
hesap yapmanın çok zor olduğu, Romen rakamlarıyla hesap
yapmayı deneyen herkesin kolayca göreceği gibi, açıktır.
Mısır matematiğinin gelişmemesinin bir nedeni bu olabilir.
Mezopotamya’da yaşamış
medeniyetlerden (Sümerler, Akatlar, Babiller, Kaldeyenler,
Asurlar, Urlar, Huriler,…; fetihler nedeniyle, bir zaman
Hititler, Persler,…) zamanımıza, Mısırdan kalandan bin kat
daha fazla yazılı belge kalmıştır. Bunun nedeni,
Mezopotamyalıların yazı aracı olarak kil tabletleri
kullanmalarıdır. Pişirilen yada güneşte iyice kurutulan bir
kil tabletin ömrü sonsuz denecek kadar uzundur. Yapılan
kazılarda yarım milyondan fazla tablet bulunmuştur. Bu
tabletlerin önemli bir kısmı İstanbul arkeoloji
müzesindedir. Diğerleri de dünyanın çeşitli - Berlin,
Moskova, British, Louvre, Yel, Colombia ve Pensilvanya-
müzelerindedir. Bu tabletlerin, şimdiye kadar incelenmiş
olanlarının içinde, beş yüz kadarında matematiğe
rastlanmıştır. Bu bölgede yaşamış medeniyetlerin matematiği
hakkında bilgimiz bu tabletlerden gelmektedir. Bu
tabletlerden anlaşılan, Mezopotamya’da matematik, Mısır
matematiğinden daha ileridir; Mezopotamyalılar lise iki
düzeyinde bir matematik bilgisine sahiptirler. Mısırlıların
bildikleri matematiği bildikleri gibi, ikinci dereceden bazı
polinomların köklerini bulmasını, iki bilinmeyenli iki
denklemden oluşan bir sistemi çözmesini de biliyorlar. Şunu
söylemem gerekir ki, o zamanlarda henüz negatif ve
irrasyonel sayılar bilinmemektedir. Bu nedenle ikinci
dereceden her polinomun köklerini bulmaları mümkün değildir.
Mezopotamyalılar, daha sonra Pisagor teoremi olarak
adlandırılacak olan teoremi de biliyorlardı. Pi sayısını
karesi 10 olan bir sayı olarak bilmekteler. Daha sonraları
3.15 olarak da kullanmışlardır.
Mezopotamyalıların sayı
sistemi 60 tabanlı bir sayı sistemidir. Bu sayı sistemi
günümüzde de, denizcilik ve astronomi de kullanılmaktadır.
Bizim sayı sisteminde 10 ve 10 nun kuvvetlerini
kullandığımız ve sayıları buna göre basamaklandırdığımız
gibi, onlar da sayıları 60 ve 60 ın kuvvetlerine göre
basamaklandırmaktadırlar. Bu sayı sisteminin en önemli
özelliği basamaklı, yani konumlu, bir sayı sistemi
olmasıdır. Saatin 60 dakika, günün 24 saat ve dairenin 360
dereceye bölünmüş olması bize bu sayı sisteminden kalan
miraslardan sadece bir kaçıdır. Mezopotamyalıların 60
tabanlı bir sayı sistemi seçmiş olmalarının nedeni
bilinmemektedir. Bu konuda ileri sürülen belli-başlı üç
görüş ya da varsayım şunlardır: 1). 60 sayısının
2,3,4,5,6,10,12,20,30 gibi çok sayıda bölenleri olması onu
günlük hayatta çok kullanışlı kılıyordu; bu nedenle 60
tabanlı bir sayı sistemi seçmişlerdir. 2). 60 tabanlı sayı
sisteminin seçiminden önce, o bölgede 10 ve 12 tabanlı sayı
sistemlerini kullanan medeniyetler olmuştur. Daha sonra
gelen bir medeniyet, daha önceki ölçü birimleriyle uyum
sağlamak için, 10 ile 12 nin en küçük ortak katı olan 60 ‘ı
sayı sistemlerinin tabanı olarak almışlardır. 3). 60 tabanlı
sayı sisteminin seçimi, bir eldeki, baş parmak hariç, dört
parmakta bulunan üç eklem yerini o zamanın insanları sayı
saymak için kullanıyorlardı; 4 parmakta 12 eklem yeri olduğu
ve bir elde de beş parmak olduğu için bu iki sayının çarpımı
olan 60 ‘ ı sayı sistemlerinin tabanı olarak almışlardır. Bu
konuda görüşler bunlardır. Eğer bir gün 60 sayısının niçin
seçildiğini izah eden bir tablet bulunursa o zaman gerçek
anlaşılacaktır.
Bu dönemin matematiğini toptan
değerlendirecek olursak, temel özellikleri şunlardır. a) Bu
dönem matematiğinde teorem, formül ve ispat yoktur. Bulgular
emprik veya deneysel; işlemler sayısaldır. Bunun böyle
olması kaçınılmazdır zira o dönemde matematik, simgesel
olarak değil, sözel olarak ifade edilmekte. Sözel ve sayısal
matematikte ( geometrik çizimler hariç) formel ispat vermek
olanaksız olmasa da, kolay değildir. b) Bu dönemin
matematiği zanaat düzeyinde bir matematiktir; matematik
“matematik için matematik “ anlayışıyla değil, günlük
hayatın ihtiyaçları için, yani “halk için matematik “
anlayışıyla yapılmaktadır. Matematiğin kullanım alanları
ise, zaman-takvim belirlemek, muhasebe işleri ve günlük
hayatın, inşaat, miras dağıtımı gibi diğer işleridir. Dini
ve milli günlerin, ibadet saatlerinin, deniz yolculuklarının
ve tarıma uygun dönemlerin belirlenmesi için, bugün olduğu
gibi, eski zamanlarda da doğru bir takvim yapmak son derece
önemli bir iş olmuştur. Bu da ancak uzun süreli gözlem,
ölçüm ve hesapla mümkündür. Bu matematiğin kullanım
alanlarından en önemlisi ve matematiğin gelişmesine neden
olan temel ihtiyaçlardan biridir. Devlet gelir-giderinin
hesaplanması, mal varlıklarını tespit, kayıt ve muhasebesi
de devlet düzeni için elzem olan ve matematiğin kullanıldığı
diğer bir alandır. Buda matematiğin öğretilmesine ve
dolaysıyla gelişmesine neden olan ikinci bir temel
ihtiyactır.
Bu dönem matematiği, bu bölge
ülkelerinin kültürel varlıklarının, Pers istilası sonucu son
bulmasıyla son bulur.
2- Yunan Matematiği. M.Ö. 600
lü yıllar Pers’lerin orta doğuya hakim olmaya başladığı
yıllardır. M.Ö. 550’ li yıllara gelindiğinde, Pers’ler,
Anadolu, Mısır dahil, bütün orta doğunun tek hakimidirler.
Pers’ler, M.Ö.500-480 arasında Yunanistan’a üç sefer
düzenlerler; 480 de Atina’yı ele geçirerek yakarlar ama, bir
yıl sonra, 479 da Yunanlılar Persleri Yunanistan’dan
atarlar. Bu tarih, M.Ö. 479, Yunan medeniyetinin başlangıcı
olarak kabul edilen tarihtir. Bu tarih, bilimde, sanatta
edebiyatta çok parlak bir dönemin başlangıcı olan bir
tarihtir. Yunan matematiği gerçekte bu dönemden daha önce
başlamıştır. İki kişi, Tales (M.Ö. 624-547) ve Pisagor ( M.Ö.569-475),
Yunan matematiğinin babası olarak kabul edilir. Tales Milet
(Aydın) de doğmuştur. Mısır’a gittiği, bir süre orada
kaldığı ve Mısırda geometri öğrendiği bilinmektedir. Mısırda
iken, büyük piramidin gölgesinin uzunluğunu ölçerek, bu
sayıyı, kendi boyunun o andaki gölgesinin boyuna olan
oranıyla çarpmak suretiyle, büyük piramidin yüksekliğini
hesapladığı kitaplarda anlatıla gelmektedir. Tales Milet’e
döndükten sonra, öğrendiklerini öğretmek gayesiyle, kendi
etrafında bir grup oluşturarak onlara geometri öğretmiştir.
Matematiğe - deneysel olarak doğrulamaya dayanmayan-akıl
yürütmeye dayalı, soyut ispatın Tales’le girdiği kabul
edilir. Ayrıca, Tales insanlık tarihinin ilk filozofu
olarakta kabul edilen kişidir. Yunan matematiğinin diğer
babası olan Pisagor Samos (Sisam) adasında doğmuştur.
Pisagor’un bir süre Tales’in yanında kaldığı, onun
tavsiyelerine uyarak Mısır’a gittiği, orada geometri
öğrendiği, Mısır tapınaklarını ziyaret edip, dini bilgiler
edindiği, ve Mısırın Pers’ler tarafından işgali sırasında,
Pers’lere esir düşerek Babil’e götürüldüğü bilinmektedir.
Babil’de bulunduğu 5 yıl boyunca matematik, müzik ve dini
bilgiler öğrenmiş, Samos’a döndükten sonra bir okul
oluşturarak etrafına topladığı insanlara öğrendiklerini
öğretmeye çalışmıştır. Siyasi nedenlerle, M.Ö. 518 Samos’dan
ayrılarak, güney Italya’ya, Crotone şehrine yerleşmiş ve
orada yarı mistik-yarı bilimsel, tarikat vari bir okul
oluşturmuştur. Bu okulun, “matematikoi” denen üst düzey
kişileri beraber yaşamaktalar ve birbirlerine yeminle
bağlıdırlar. İkinci gurup okula devam eden öğrencilerden
oluşmaktadır. Pisagor okulu sayı kültü üzerine kuruludur.
Onlara göre, her şey sayılara indirgenebilir; sayılar
arasında tesadüfi olamayacak kadar mükemmel bir harmoni
vardır ve harmoni ilahi harmoninin yansımasıdır. O gün için
bilinen sayılar 1,2,3,… gibi çokluk belirten tam sayılar; ve
½, ¾,…gibi parçanın bir bütüne oranını belirten kesirli
sayılardır. Pisagor teoremi olarak bilinen ( bir dik üçgenin
dik kenarlarının karesin toplamı hipotenüsün karesine
eşittir) teorem ile irrasyonel sayıların ortaya çıkması
Pisagor ekolünü derin bir krize sokmuştur. İrrasyonel
sayıların keşfi matematiğin ilk önemli krizidir. Pisagor
okulunun üyelerinin bir çoğu Cylon isimli bir yobazın
yönettiği bir baskın sonuncu katledilmişlerdir. Pisagor
hayatını kurtarmıştır ama bir kaç sene sonra o da ölmüştür.
Pisagor’un düşünceleri, Pisagor ekolu, şu veya bu isim
altında uzun yıllar yaşamıştır. Bu bilgilerden de
anlaşılacağı gibi, Yunan matematiğinin temelinde Mısır ve
Mezopotamya matematiği vardır.
- M.Ö. 600 lü yıllar Pers’lerin orta doğuya hakim olmaya
başladığı yıllardır. M.Ö. 550’ li yıllara gelindiğinde,
Pers’ler, Anadolu, Mısır dahil, bütün orta doğunun tek
hakimidirler. Pers’ler, M.Ö.500-480 arasında Yunanistan’a üç
sefer düzenlerler; 480 de Atina’yı ele geçirerek yakarlar
ama, bir yıl sonra, 479 da Yunanlılar Persleri
Yunanistan’dan atarlar. Bu tarih, M.Ö. 479, Yunan
medeniyetinin başlangıcı olarak kabul edilen tarihtir. Bu
tarih, bilimde, sanatta edebiyatta çok parlak bir dönemin
başlangıcı olan bir tarihtir. Yunan matematiği gerçekte bu
dönemden daha önce başlamıştır. İki kişi, Tales (M.Ö.
624-547) ve Pisagor ( M.Ö.569-475), Yunan matematiğinin
babası olarak kabul edilir. Tales Milet (Aydın) de
doğmuştur. Mısır’a gittiği, bir süre orada kaldığı ve
Mısırda geometri öğrendiği bilinmektedir. Mısırda iken,
büyük piramidin gölgesinin uzunluğunu ölçerek, bu sayıyı,
kendi boyunun o andaki gölgesinin boyuna olan oranıyla
çarpmak suretiyle, büyük piramidin yüksekliğini hesapladığı
kitaplarda anlatıla gelmektedir. Tales Milet’e döndükten
sonra, öğrendiklerini öğretmek gayesiyle, kendi etrafında
bir grup oluşturarak onlara geometri öğretmiştir. Matematiğe
- deneysel olarak doğrulamaya dayanmayan-akıl yürütmeye
dayalı, soyut ispatın Tales’le girdiği kabul edilir. Ayrıca,
Tales insanlık tarihinin ilk filozofu olarakta kabul edilen
kişidir. Yunan matematiğinin diğer babası olan Pisagor Samos
(Sisam) adasında doğmuştur. Pisagor’un bir süre Tales’in
yanında kaldığı, onun tavsiyelerine uyarak Mısır’a gittiği,
orada geometri öğrendiği, Mısır tapınaklarını ziyaret edip,
dini bilgiler edindiği, ve Mısırın Pers’ler tarafından
işgali sırasında, Pers’lere esir düşerek Babil’e götürüldüğü
bilinmektedir. Babil’de bulunduğu 5 yıl boyunca matematik,
müzik ve dini bilgiler öğrenmiş, Samos’a döndükten sonra bir
okul oluşturarak etrafına topladığı insanlara öğrendiklerini
öğretmeye çalışmıştır. Siyasi nedenlerle, M.Ö. 518 Samos’dan
ayrılarak, güney Italya’ya, Crotone şehrine yerleşmiş ve
orada yarı mistik-yarı bilimsel, tarikat vari bir okul
oluşturmuştur. Bu okulun, “matematikoi” denen üst düzey
kişileri beraber yaşamaktalar ve birbirlerine yeminle
bağlıdırlar. İkinci gurup okula devam eden öğrencilerden
oluşmaktadır. Pisagor okulu sayı kültü üzerine kuruludur.
Onlara göre, her şey sayılara indirgenebilir; sayılar
arasında tesadüfi olamayacak kadar mükemmel bir harmoni
vardır ve harmoni ilahi harmoninin yansımasıdır. O gün için
bilinen sayılar 1,2,3,… gibi çokluk belirten tam sayılar; ve
½, ¾,…gibi parçanın bir bütüne oranını belirten kesirli
sayılardır. Pisagor teoremi olarak bilinen ( bir dik üçgenin
dik kenarlarının karesin toplamı hipotenüsün karesine
eşittir) teorem ile irrasyonel sayıların ortaya çıkması
Pisagor ekolünü derin bir krize sokmuştur. İrrasyonel
sayıların keşfi matematiğin ilk önemli krizidir. Pisagor
okulunun üyelerinin bir çoğu Cylon isimli bir yobazın
yönettiği bir baskın sonuncu katledilmişlerdir. Pisagor
hayatını kurtarmıştır ama bir kaç sene sonra o da ölmüştür.
Pisagor’un düşünceleri, Pisagor ekolu, şu veya bu isim
altında uzun yıllar yaşamıştır. Bu bilgilerden de
anlaşılacağı gibi, Yunan matematiğinin temelinde Mısır ve
Mezopotamya matematiği vardır.
Şimdi Atina’ ya dönelim.
Atina’ da matematiğin sistematik eğitimi Platon’la (M.Ö.
427-347) başlar. Sokrat’ın öğrencisi olan Platon, Sokrat’ın
ölüme mahkum edilip, zehir içerek ölmesinden sonra, uzun bir
yolculuğa çıkar; 10 yıl kadar Mısır, Sicilya ve Italya’da
kalır. Orada, Pisagorculardan matematik öğrenir.
Matematetiğin doğru düşünme yetisi için ne denli önemli
olduğunu anlayan Platon, Atina’ya döndüğünde, M.Ö. 387 de,
bir okul kurar ve ona Pers-Yunan savaşların kahramanlarından
Akademius’un ismini verir. ( Bazı kaynaklara göre de
Akademos, Platon’un okulunun kurulu olduğu alanın sahibinin
ismidir). Bu Platon’un “akademi”sidir. Bu akademinin
girişinde “her kim ki geometrici değildir, içeriye girmesin
yazılıdır”. O tarihlerde, henüz matematik sözcüğü
kullanılmaktadır, “geometri” matematik sözcüğünün yerine
kullanılmıştır. Bu okulda felsefe, geometri, müzik ( harmoni
teorisi) ve jimnastik ağırlıklı bir eğitim verilmektedir.
Geometri doğru düşünmeyi öğrenmenin temel aracı olarak kabul
edilmekte ve o tarihlerde felsefe ile geometri içice denecek
kadar birbirine yakın konular olarak görülmektedir. Platon
bir araştırma yöneticisi gibi görev yapmakta, öğrencilerine
çeşitli geometri soruları vererek, onlardan bu soruları
halletmelerini istemektedir. Bu okul M.S. 529’ a kadar, 900
yıldan fazla faaliyet gösterecektir. Bu okulda çok sayıda
matematikçi yetişmiştir. Burada yetişen ilk önemli
matematikçi Öklid (Euclid) ( M.Ö.325-265); son önemli
matematikçi Proclus (M.S. 411-485) tur. Bu dönemin
matematiği hakkında en önemli kaynak Proclus’un eserleridir.
M.Ö.400-300 yıllarının en önemli matematikçi-bilim adamı,
Platon’un akademisinde de hocalık da yapmış olan,
Eudoxus’tur. Pisagorcuların sayı kavramını değiştirerek,
sayı’yı iki uzunluğun oranı olarak tanımlayan ve bu tanıma
uygun bir sayılar aritmetiği geliştirerek, irrasyonel
sayıların keşfi sonucu, matematiği içine düşmüş olduğu
krizden kurtaran; entegral kavramının temelinde olan
“exhaustion” yöntemini geliştiren ve ilk olarak bir evren
modeli tasarlayan Eudoxus’tur. “Exhaustion” yöntemi şekli
düzgün olmayan, dolaysıyla alanı yada hacmi bilinmeyen bir
cismin alan veya hacmini, alanı yada hacmi bilinen
şekillerle doldurarak o alanı yada hacmi hesaplama
yöntemidir.
M.Ö. 335 den itibaren,
Mekodonya’lı büyük İskender, 12-13 yıl gibi kısa bir sürede
Pers imparatorluğunun tamamını ele geçirir. Hindistan
dönüşü, 322 de Babil’de ölür. İskender’in ölümünden sonra,
İskender’in generalleri kanlı bir iktidar mücadelesine
girişirler. Bu mücadele sonucu, İskender’in imparatorluğu
üçe bölünür. İmparatorluğun Afrikadaki toprakları ( Mısır ,
Libya ) general Potelemi’ye, imparatorluğun Asya’daki
toprakları general Seleukos’a ve Avrupa’daki topraklarda
Antigonos’e düşer. Böylelikle, daha sonra “ Yunan kültür
bölgeleri” diye adlandırılacak olan Yunan medeniyetinin
gelişeceği üç bölge ortaya çıkar. Bunlar Yunanistan-Mekadonya,
Anadolu-Suriye ve Mısır-Libya dır. Makedonya krallığında
Plato’un akademisi, Aristo’nun Lisesi gibi okullar
eğitimlerini daha uzun yıllar sürdürürler ama daha çok
felsefe ağırlıklı olarak. Anadolu’da tıp ve astronomide
önemli bilginler yetişir, Galen ve Hipparkus gibi. Galen’nin
tıp konusunda 500 civarında kitap (papirüs) yazdığı
bilinmektedir. Galen, her ne kadar da Hipokrat ve İbni Sina
kadar ismi bilinen bir kişi değilse de, tarihin en önemli
tıp adamlarından biridir. Matematik açısından ise en önemli
merkez İskenderiye’dir. Potelemi, Zeus’un sanat tanrıçaları
olarak bilinen kızlarına verilen (Muse) isminden
esinlenerek, İskenderiye’de tarihin en ünlü
Üniversitelerinden birini, Museum’u kurar. Burası M.Ö. 312-M.S.
421 tarihler arasında, 700 yıldan fazla bir zaman diliminde
bir ileri bilimler merkezi olarak eğitim ve araştırma
faaliyetlerini sürdürecektir. Burası, ücretleri devlet
hazinesinden ödenen, 100 den fazla bilim adamının çeşitli
dallarda eğitim verdiği ve araştırma yaptığı bir kurumdur.
Zamanla çok zengin bir kütüphane oluşturacaklar, botanik
bahçesi ve bir gözlem evine sahip olacaklardır. Yunan kültür
bölgelerine ait önemli bilim adamları burayı ziyaret edip,
burada bir süre kalmışlardır. Burada ders veren ilk önemli
matematikçi Öklid’ tir. Öklid’in yazdığı çok sayıda eser
arasında en önemlisi, Öklid’in elementleri olarak bilinen 13
kitaplık bir dizi matematik kitaplarıdır. O tarihlerdeki
kitap uzunlukları bir papirüslüktür. Bu da bizim
ölçülerimizle, 20 ile 50 sayfa arasında bir kitaba karşılık
gelmektedir. Bu kitaplarda Öklid o zamanlarda bilinen
matematiğinin sistematik bir derlemesini sunar. Bu eserin
önemi Öklid’in geometriye yaklaşımımda ve konuların
takdimindedir. Öklid, geometride, önce, evrensel geçerliği
olan, 5 aksiyom verir. Bunlar A=B ve B=C ise A=C gibi her
sağduyunun kabul edeceği kurallardır. Sonra nokta, doğru,
düzlem gibi kavramların ne olduğunu belirten 31 tanım verir.
Sonra da Öklid geometrisinin postulatları olarak bilinen şu
beş postulatı verir. 1) iki noktadan bir doğru geçer. 2) bir
doğru parçası sınırsız uzatılabilir. 3) bütün dik açılar bir
birine eşittir. 4) Bir nokta ve bir uzunluk bir çember
belirler. 5) Bir doğruya onun dışındaki bir noktadan sadece
bir paralel çizilir. Daha sonra, gökten bir şeyler
düşürmeden, mantıki çıkarım yoluyla, bu postulatlardan
çıkarabildiği sonuçları teorem, önerme olarak mantıki bir
sırada sunar. Aksiyomatiko-dedüktif yaklaşım dediğimiz bu
yaklaşım bugünkü matematiğin ve bilimin de temel
yaklaşımıdır. Ünlü düşünür Bertrand Russell’a göre, hiç bir
kitap batı düşünce sisteminin oluşmasında bu kitap kadar
etkili olmamıştır. Bu kitap tarih boyunca belli-başlı bütün
dillere çevrilmiş, 1000 defadan fazla basılmış, bütün
medeniyetlerin okullarında okutulmuş, insanlığın en önemli
baş yapıtlarından biridir. Museum da yetişen en önemli
matematikçilerden biri de Perge’li Apollonius’tur. Antik
Çağın, Öklid ve Arşimed’le beraber üç büyük bilim adamından
biri olarak kabul edilen Apollonius konik kesitleri üzerine
bugün de hayranlık uyandıran 8 kitaplık mükemmel bir eser
bırakmıştır insanlığa. (Bu 8 kitaptan 8 cisi bugüne kadar
bulunamamıştır). Bütün zamanların en büyük bilim
adamlarından biri olarak kabul edilen Siraküs’lü Arşimed (M.Ö.
287-212) de bir rivayete göre Museum da yetişmiştir. En
azından bir süre burada kaldığı bilinmektedir. Arşimed icat
ettiği mekanik aletlerinin yanı sıra, Öklid’in geometride
yaptığını bir ölçüde mekanikte yapmış, mekaniğin ve
hidrostatiğin temel ilkelerini yasalaştırmaya çalışmıştır.
Matematiğe katkıları, silindir ve küre hakkında çalışmaları;
başlangıcı Eudox’a giden, “exhaustion” yöntemiyle bir çok
şeklin alanını hesaplamış olmasını sayabiliriz. Bu, bugün
matematikte entegral olarak bilinen kavramın başlangıcıdır.
Eudox’tan zamanımıza yazılı hiçbir eser kalmamıştır. Bu
nedenle, belgeli olarak, bu yöntemin ilk olarak kullanıldığı
yer Arşimed’in eserleridir. Arşimed bu yöntemle, bir
dairenin içine ve dışına düzgün 96 kenarlı çokgenler çizip,
onların alanlarını hesaplayarak, pi sayısının 3,10/71 ile
3,10/70 arasında bir değeri olduğunu hesaplamıştır. Bu da
pi’ nin virgülden sonra ilk üç rakamını doğru olarak
vermektedir. O zamana kadar pi sayısının bilinen değerleri
deneysel, ölçme yoluyla elde edilen değerler idi. Museum da
yetişen ve tarihin en önemli astronomlarından biri olarak
kabul edilen bir bilim adamı da, batılıların Potolemy,
doğuluların Batlamyüs olarak bildiği Claudius Potolemy’dir (M.S.
85-165). Batlamyüs, uzun yıllar süren gözlemlerden sonra,
Hipparkus gibi daha önce yaşamış olan başka astronomların da
gözlemlerini de kullanarak, tutarlı bir evren sistemi
oluşturmuş; geniş astronomik ölçüm cetvelleri ve bir yıdız
kataloğu hazırlamıştır. Batlamyüs’ün sisteminde, dünya
sistemin merkezindedir; güneş, ay ve diğer gezegenler dünya
etrafında çembersel bir yörüngede dönmektedirler. Arapların,
en büyük manasına “almagest” dedikleri ve Yunanca ismi
“matematica” olan ünlü astronomi kitabı 15 asır boyunca
astronomi ile ilgilenen bütün bilim adamlarının başucu
kitabı olarak kalmıştır.
Yunanlılar alfabelerinin
harflerini rakam olarak kullanmışlardır. Bu sistemde
sayıların yazılımı Romen rakamlarının yazılımına benzer ama
daha gelişmiş bir sistemdir. Yunun matematiği büyük ölçüde
geometri olarak geliştiği için çok yetkin bir rakam
sistemine ihtiyaç duymamışlardır.
Bu kısımda anlatmaya
çalıştığımız dönemde yaşamış 100 den fazla matematikçinin
ismi ve bazı çalışmaları zamanımıza gelmiştir. Bu da o
dönemdeki bilimsel faaliyetlerin yoğunluğu, devlet ve toplum
nezdindeki önemini göstermektedir.
Yunan matematiğini değerlendirecek olursak, temel
özellikleri şunlardır. a) Yunanlılarla, matematik zanaat
düzeyinden sanat düzeyine geçmiştir. Bu matematikte, günlük
hayatta işe yararlılık değil, derinlik, estetik ön
plandadır. b) Yunan matematiği bugünkü manada moderindir;
bugün biz nasıl matematik yapıyorsak, o zaman onlar da böyle
yapıyorlardı. Zaman içinde ispat anlayış ve standartları
değişmektedir; ama Öklid’in verdiği ispatlar, bugün de büyük
ölçüde geçerlidir.
Şimdi bu dönem nasıl bitti,
bir sonraki dönem nasıl başladı; kısaca bunu anlatmaya
çalışacağım. Bu dönemi sona erdiren iki önemli etmen
Roma’nın yükselişi ve Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun
resmi dini oluşudur. M.Ö. 150 yıllardan itibaren Roma
imparatorluğu genişlemeye başlamıştır. M. Ö. 30 lu yıllara
gelindiğinde her üç Yunan kültür bölgesi de artık
Romalıların hükmü altındadır. Her ne kadar da idari ve
askeri olarak Romalılar Yunan kültür bölgelerine hakim
iseler de, kültürel olarak Roma imparatorluğu bir Yunan
kolonisidir; az-çok, Yavuz Sultan Selim’den sonra,
Osmanlıların Arap dünyasına hükmetmelerine karşın, kültürel
açıdan bir Arap kolonisi durumunda oldukları gibi. Bu
nedenle, Romalılar Yunan kültür kurumlarının (Platonun
akademisi, Bergama Okulu, Museum gibi) faaliyetlerine devam
etmelerine müsaade etmişlerdir. İskenderiye’nin alınışı
sırasında İskenderiye kütüphanesi yanmıştır ama Bergama
kütüphanesinden gönderilen 200.000 kitapla İskenderiye
kütüphanesi tekrar oluşturulmuştur. Romalılar Museum daki
bilim adamların maaşlarını devlet hazinesinden karşılamayı
sürdürmüşlerdir. Ne var ki, zamanla ekonomik durumun
kötüleşmesi eğitim kurumlarında etkileyecektir. Bu kurumlara
en büyük darbeyi vuran ise Hrıstiyanlık olmuştur.
Hrıstiyanlık ilk 300 yıl yasaklı olduğu için yer altında
gelişmiştir. Bu dönemde Hrıstiyanlık çok hoş görülü ve bir
eşitlik dinidir. Bu nedenlerle, geniş bir taraftar kitlesi
bulabilmiştir. M.S. 300 gelindiğinde, Hristıyanlığın
gelişmesinin önlenemeyeceğini anlayan Roma imparatoru I.
Constantin 313 de Hristıyanlığın üzerindeki yasağı
kaldırmış, Roma’dan ayrılarak, Roma imparatorluğunun
başkentini İstanbul’a (Constantinople) taşımıştır. 380 lerde,
Hristıyanlık Roma imparatorluğunun resmi dini olmuştur. Bu
tarihten itibaren, Kilise yavaş-yavaş sosyal ve eğitim
hayatına hakim olmaya, Hristıyan öğretisinin dışında hiç bir
öğretiye hoş bakmamaya başlamıştır. 390 de Kril (Cril)
isimli bir papazın İskenderiye kütüphanesini ateşe
vermesiyle başlayan girişim, Museum’da çalışan bilim
insanlarına saldırılara dönüşmüş; 421 de Museum’da ders
veren ve tarihin ilk kadın matematikçisi olarak bilinen
Hypatia [Hypatia, tanınmış bir matematikçi olan
İskenderiyeli Heron’un kızıdır] yobaz Hrıstiyanlar
tarafından linç edilerek öldürülmüştür. Bu olaydan sonra
Museum kapanmış ve 641 de Müslümanların Mısırı fethi
sırasında da tamamen yanmıştır. Bu okulun kapanmasından
sonra, Museum da çalışan bilim adamları kitaplarını alarak,
Sasanilerin hakim oldukları güneydoğu Anadolu (Harran, Urfa)
ve Mezopotamya içlerine, Cundişapur’a (şimdiki İrak’taki
Beth-Lapat), göçmüşlerdir. 529 yılında da Bizans imparatoru
Jüstinyen Atina’ da bulunan Platon’un akademisini
kapatmıştır. Bu tarih Yunan kültürünün hakim olduğu bir
dönemin bitişi, karanlık çağın başlangıcıdır. Akademinin
kapanmasından sonra orada çalışan bilim insanlarının bir
kısmı da doğuya göçmüşlerdir. Bu göçler kitlesel göçler
değildi; bugün olduğu gibi o gün de bilim insanları kitle
oluşturacak kadar çok olmamışlardır. Bu göçlerin Haçlı
seferlerine kadar zaman -zaman devam ettiği anlaşılmaktadır.
Doğuya göçen bu bilim adamları, Yunan kültürüne aşina olan
ortamlarda, özellikle Nestorien- Süryani toplumlarda daha
uzun yıllar öğretilerini sürdürmeye, bilim meşalesini
söndürmemeye çalışacaklardır. İslam biliminin temelinde bu
insanların emeği, onların yaptıkları çeviriler vardır.
Böylelikle bundan sonraki döneme, Müslümanların hakim olduğu
döneme gelmiş bulunuyoruz.
3- Islam Dünyasında ve Orta
Çağda Matematik. 611 den, Hz. Muhammet’in peygamberliğini
açıklamasından yüz yıl sonra, 711 ‘re gelindiğinde, İslam
imparatorluğu, doğuda Çin sınırına ve Hindistan içlerine,
batıda, kuzey Afrika’dan ve Cebel-Tarık’tan geçerek, Pirene
dağlarına dayanıyordu. Bu arada, İstanbul kuşatılmış
(675-677), doğu ve güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı
fethedilmiş, Kıbrıs ve Sicilya alınmış, devasa bir
imparatorluk oluşturulmuştu. Bu imparatorluk Şamdan, Emevi
hanedanlığı tarafından yönetilmekteydi. Emevi’lerin Arap
olanla olmayanlara farklı muameleleri orta Asya’da, Ebu
Müslim Horasani’nin yönettiği büyük bir isyan çıkmasına
neden oldu. Bu isyan Basra civarında başlayan Abbas
oğullarının isyanıyla birleşerek Emevi hanedanlığına son
verdi. Kıyımdan kurtulan Emevi’lerden Abdurahman Endülüs’te
Emevi hanedanlığını daha bir süre devam ettirecektir. İslam
dünyasına bilim, 750 den sonra, Abbasiler zamanında girmeye
başladı. O tarihlerde, Basra bölgesinden yayılmaya başlayan
ve İslam rasyonelizimi olarak ta bilinen Mutezile
(=ayrılanlar) tarikatı, bu tarikatın Vasıl bin Ata gibi o
zamanki önderlerinin halife Mansur’a ve Şia imamlarına yakın
olmaları, bu tarikatın devlet ve halk tarafından
benimsenmesine neden oldu. Doğruların akıl ve rasyonel
düşünceyle bulunacağını savunan bu akım, İslam dünyasına
bilimin girmesinin düşünsel zeminini oluşturmuştur.
Abbasiler Şam’ı başkent yapmayarak, Bağdat’ı kurup orasını
kendilerine başkent yapmışlardır. Abbasi halifeleri Mansur,
Harun Reşit ve El-Mamun, Bağdat’ta “Dar’ül Hikmet “ ( Aklın
Evi) diye bilinen, İskenderiye’deki Museum benzeri bir
medrese kurmuşlar, büyük bir çeviri faaliyetine
girişmişlerdir. Yukarıda da belirtildiği gibi, ilk
çeviriler, Yunan dil ve kültürüne vakıf bölgelerdeki,
özellikle Cundişapur ve güneydoğu Anadolu’daki Süryani ve
Mecusiler ( Harranlı Tabit ibni Kurra ve çocukları gibi)
tarafından yapılmıştır. Çeviriler sadece Yunanca’dan değil,
Hindçe’den, Pehlevice’den, İbranice’den… de yapılmıştır.
Böylelikle geniş bir kütüphane oluşturulacaktır. Bu
çevirilerin çeşitli kaynaktan yapılmış olmasından da
anlaşılacağı gibi, İslam matematiği Yunan geleneğinin bir
devamı olmaktan çok, Yunan, Mezopotamya ve Hind
matematiklerinin bir sentezidir. Sayı sistemleri, aritmetik,
trigonometri ve cebir, daha çok Mezopotamya ve Hind
geleneklerine; geometri ise Yunan geleneğine dayanır.
Zamanımıza, 750-1450 yılları arasında yaşamış 50 kadar
matematikçi-bilim adamının ismi ve çalışmaları gelmiştir.
Unutmamak gerekir ki, o tarihlerde yaşamış olan bilim
insanlarının çoğu, zamanın bütün bilimleriyle uğraşmış, ya
da en azından 3-4 bilim dalında eser vermiş insanlardır. Bu
50 kadar matematikçiden sadece 4-5 tanesinin çalışmaları
hakkında bilgi vereceğim. Bunun bize o dönem matematiği
hakkında yeterli bir fikir verecektir sanırım.
- 611 den, Hz. Muhammet’in peygamberliğini açıklamasından
yüz yıl sonra, 711 ‘re gelindiğinde, İslam imparatorluğu,
doğuda Çin sınırına ve Hindistan içlerine, batıda, kuzey
Afrika’dan ve Cebel-Tarık’tan geçerek, Pirene dağlarına
dayanıyordu. Bu arada, İstanbul kuşatılmış (675-677), doğu
ve güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı fethedilmiş, Kıbrıs ve
Sicilya alınmış, devasa bir imparatorluk oluşturulmuştu. Bu
imparatorluk Şamdan, Emevi hanedanlığı tarafından
yönetilmekteydi. Emevi’lerin Arap olanla olmayanlara farklı
muameleleri orta Asya’da, Ebu Müslim Horasani’nin yönettiği
büyük bir isyan çıkmasına neden oldu. Bu isyan Basra
civarında başlayan Abbas oğullarının isyanıyla birleşerek
Emevi hanedanlığına son verdi. Kıyımdan kurtulan
Emevi’lerden Abdurahman Endülüs’te Emevi hanedanlığını daha
bir süre devam ettirecektir. İslam dünyasına bilim, 750 den
sonra, Abbasiler zamanında girmeye başladı. O tarihlerde,
Basra bölgesinden yayılmaya başlayan ve İslam rasyonelizimi
olarak ta bilinen Mutezile (=ayrılanlar) tarikatı, bu
tarikatın Vasıl bin Ata gibi o zamanki önderlerinin halife
Mansur’a ve Şia imamlarına yakın olmaları, bu tarikatın
devlet ve halk tarafından benimsenmesine neden oldu.
Doğruların akıl ve rasyonel düşünceyle bulunacağını savunan
bu akım, İslam dünyasına bilimin girmesinin düşünsel
zeminini oluşturmuştur. Abbasiler Şam’ı başkent yapmayarak,
Bağdat’ı kurup orasını kendilerine başkent yapmışlardır.
Abbasi halifeleri Mansur, Harun Reşit ve El-Mamun, Bağdat’ta
“Dar’ül Hikmet “ ( Aklın Evi) diye bilinen, İskenderiye’deki
Museum benzeri bir medrese kurmuşlar, büyük bir çeviri
faaliyetine girişmişlerdir. Yukarıda da belirtildiği gibi,
ilk çeviriler, Yunan dil ve kültürüne vakıf bölgelerdeki,
özellikle Cundişapur ve güneydoğu Anadolu’daki Süryani ve
Mecusiler ( Harranlı Tabit ibni Kurra ve çocukları gibi)
tarafından yapılmıştır. Çeviriler sadece Yunanca’dan değil,
Hindçe’den, Pehlevice’den, İbranice’den… de yapılmıştır.
Böylelikle geniş bir kütüphane oluşturulacaktır. Bu
çevirilerin çeşitli kaynaktan yapılmış olmasından da
anlaşılacağı gibi, İslam matematiği Yunan geleneğinin bir
devamı olmaktan çok, Yunan, Mezopotamya ve Hind
matematiklerinin bir sentezidir. Sayı sistemleri, aritmetik,
trigonometri ve cebir, daha çok Mezopotamya ve Hind
geleneklerine; geometri ise Yunan geleneğine dayanır.
Zamanımıza, 750-1450 yılları arasında yaşamış 50 kadar
matematikçi-bilim adamının ismi ve çalışmaları gelmiştir.
Unutmamak gerekir ki, o tarihlerde yaşamış olan bilim
insanlarının çoğu, zamanın bütün bilimleriyle uğraşmış, ya
da en azından 3-4 bilim dalında eser vermiş insanlardır. Bu
50 kadar matematikçiden sadece 4-5 tanesinin çalışmaları
hakkında bilgi vereceğim. Bunun bize o dönem matematiği
hakkında yeterli bir fikir verecektir sanırım.
İlk ele alacağımız matematikçi
Muhammet ibni Musa al-Harazmi’dir (780-850). İsminden güney
Özbekistan’da doğduğu anlaşılıyor. Hayatı ve nerelerde
okuduğu hakkında güvenilir bir bilgi yoktur. 810 dan sonra
Bağdat’ta Dar’ül Hikmet’in kütüphanecisi olarak çalışmaya
başlamış ve 4 kitap yazmıştır. Bunlardan biri coğrafya, biri
astronomi, biri aritmetik diğeri de bir cebir kitabıdır. Biz
bu son ikisi hakkında biraz bilgi vereceğiz. Al-Harazmi’nin
en ünlü kitabı “ Al-Cebir ve Al-Mukabele” dır. Bu “indirgeme
ve denkleme” manasına gelen başlık, daha sonraları “Cebir”
(veya Algebra) olarak kısaltılacaktır. Bu kitapta Al-Harazmi
ikinci dereceden bir polinomu katsayılarının işaretine göre
6 sınıfa ayırarak, sistematik olarak, her sınıf için,
köklerin nasıl bulunacağını “algoritmik” bir yaklaşımla
göstermektedir. Örnek olarak, bizim bu gün x^2-10x-4=0
olarak yazacağız bir polinomu x^2=10x+4 şeklinde yazmaktadır
ve bu polinomun köklerini bulmak için adım -adım ne
yapılması gerektiğini söylemektedir. Unutmamak gerekir ki o
tarihlerde henüz negatif sayılar kullanılmıyor ve sayı
uzunluk olarak düşünülmektedir. Müslümanlar, burada söz
konusu olan dönemde (750-1450), bir istisna (Abu Waffa
(940-998)) dışında, negatif sayıları hiç kullanmamışlardır.
Al-Harazmi’nin, verilen bir polinomun kökünü bulmak için,
izlemiş olduğu adım-adım yaklaşıma günümüzde “algoritmik”
yaklaşım denmektedir; bu sözcük Al-Harazmi’nin ismi
bozularak türetilmiştir. Al Harazmi, daha sonra, algoritmik
olarak bulduğu kökü geometrik olarak da bularak yaptıklarını
doğrulamaktadır. Son olarakta Al-Harazmi kitabında, bu
yöntemin miras hesaplarına pratik uygulamalarını
vermektedir. Bu kitap 1140 larda Latinciye çevrilmiş ve 1600
lere kadar batı okullarında kullanılmıştır. Bu eser,
hakkında çok tartışma olan bir eserdir. Kimilerine göre,
cebir’in esas babası Diofand’dır; Al-Harazmi’nin cebiri
Mezopotamya matematiğinden daha ileri düzeyde değildir. Bu
da büyük ölçüde doğrudur. Kimileri ise, bu eserin her şey
ile orijinal olduğunu savunmakta. Açık olan bir şey varsa, o
da bu eserden sonra, matematikte “cebir” diye bir ana bilim
dalının ortaya çıkmasıdır. Önemli olan diğer bir husus da,
algoritmik yaklaşım dediğimiz, bu kitabın yöntemidir. Al-Harazmi’nin
diğer kitabı bir “Hesap” kitabıdır. Bu kitabın Arapçası
günümüze ulaşmamıştır; var olan bir Latince çevirisidir. Bu
kitapta, Al- Harazmi bugün kullandığımız Hind-Arap rakamları
olarak bilinen ( 1,2,…,9, 0) rakamları tanıtmakta; onlarla
sayıların nasıl yazıldığını, toplama, çarpma gibi işlemlerin
nasıl yapıldığını anlatmaktadır. Burada sıfır bir “ boşluk
dolduran sembol” olarak kullanılmıştır, sayı olarak değil.
Sayı olarak, sıfır ilk kez, 876 de Hindistan’da
kullanılmıştır. Daha önce de kullanıldığı hakkında bilgiler
vardır ama herkesin hem fikir olduğu tarih bu tarihtir.
Negatif sayıların da Hindistan’da 620 lerde kullanıldığı
bilinmektedir ama az-çok yaygın olarak kullanılmaya
başlanmaları 1600 ler den sonradır.
Çalışmalarına deyineceğimiz
ikinci matematikçi Ömer Hayyam’dır (1048-1131). Nişabur da
doğan Ömer Hayyam, 1073 den sonra, İsfahan’da kurulan
rasathanede, Selçuk hükümdarı Melik Şahın “müneccim başı”
olarak çalışmaya başlamış. Zamanımıza Rubailerinden başka
bir cebir kitabı ve astronomiyle ilgili çalışmalarından da
bazı kısımlar kalmıştır. Cebir kitabında, üçüncü dereceden
polinomların bir sınıflandırmasını yaparak, konik
kesitlerini kesiştirerek, bu polinomların köklerini
geometrik olarak bulmaya çalışmıştır. Örnek olarak, x^3+ax^2+bx+c=0
polinomunun kökünü bulmak için x^2=2dy alarak 2dxy+2ady+bx+c=0
hiperbolünü elde eder. Bu hiperbol ile y=x^2/2d parabolünun
kesişme noktaları baştaki polinomun köklerini verecektir. Bu
çalışmada önemli iki nokta, üçüncü dereceden bir polinomun
birden çok kökünün olabileceğini anlamış olması ve kökleri
bulmak için konik kesitlerini kullanması gerektiğini görmüş
olmasıdır. Bu da Ömer Hayyam’ın Apolyonus’un konik kesitleri
gibi zor bir konuya derinlemesine vakfı olduğunu
göstermektedir. Ömer Hayyam astronom olarak, gözlem ve
ölçümlere dayalı, bir takvim reformu yaparak, yeni bir
takvim (Celali takvimi) hazırlamıştır. Bu gayeyle, Ömer
Hayyam bir güneş yılının uzunluğunu 365.24219858156 gün
olarak hesaplamıştır. Şimdi bilinen, bir yılın 365.242190
gün olduğunu ve her 70-80 senede virgülden sonraki 6.
rakamın değiştiğini burada belirtelim.
Çalışmaları hakkında bilgi
vereceğimiz üçüncü matematikçi Şarafeddin al-Tusi
(1135-1213) dır. İsminden, İran’ın Tus şehrinde doğduğu
anlaşılmaktadır. Muhtemelen Meşed yada Nişabur’da
yetişmiştir. Şam, Halep, Musul ve Bağdat da matematik
okutmuştur. Önemli bir cebir kitabının yazarıdır. Ş. Al-Tusi
de, Ömer Hayyam gibi üçüncü dereceden polinomların köklerini
bulmak için uğraşmıştır. Harazmi’nin izinden, Ş. Al-Tusi
üçüncü dereceden denklemleri 25 sınıfa ayırarak, cebirsel
yaklaşımla, onların köklerini bulmaya çalışmıştır. Bugünkü
notasyonla, x^3-ax=b gibi bir denklemin belli bir aralıkta
çözümünün olabilmesi için, b nin x^3-ax in maksimumu ile
minimumu arasında olması gerektiği anlayan Ş. Al-Tusi, bu
ifadenin maksimumun bu ifadenin “türev” inin sıfır olduğu
yerde araması gerektiğini anlamıştır. Kimi yazarlara göre bu
türevin keşfidir. Ne yazık ki o zaman bu keşfin değeri
anlaşılmamış, türevin farkına varılmamıştır. Matematiğin en
önemli keşiflerinden olan türev, 1636 de Fermat tarafından
tekrar keşfedilecek ve bu da, analitik geometri ile beraber,
kalkülüsün doğumuna neden olacak ve matematikte bir devrim
yaratacaktır.
Ele alacağımız 4. matematikçi,
büyük Tusi, Nasireddin Al-Tusi’dir (1201-1274). O devir
İslam dünyasının en büyük bilim adamlarından olan N.
Al-Tusi, Tus ve Nişapur’da okumuştur. Mantık, Ahlak,
Felsefe, Astronomi ve Matematik kitapları yazmıştır.
Hayatının önemli bir kısmını, Hasan El-Sabahın örgütünün
merkezlerinden biri olan, ve çok iyi bir kütüphanesi olduğu
bilinen, Alamut kalesinde araştırma yaparak geçirmiştir. Bu
kale 1256 da Hülagü han tarafından alındıktan sonra, Hülagü
hanın müneccim başı olmuş, 1262 den sonrada Marageh’de (
Güney Azerbaycan’da, Tebriz civarında ) Hülagü hanın emriyle
kurulan rasathanede araştırmalarını sürdürmüş ve bir ziç,
Ziç-i-İlhani’ yi hazırlamıştır. Ziçler, astronomik hesaplar
için gerekli olan, sinüs cetvelleridir. N. Al-Tusi’nin
astronomi ile ilgili çalışmaları, Batlamyüs’den sonra
Copernicus’un çalışmalarına kadar, astronomi hakkında en
önemli çalışmalardan biri olarak kabul edilir. Matematikle
ilgili en önemli çalışması, düzlem ve küresel trigonometri
ile ilgili çalışmalarıdır. Bu eserden sonra trigonometri,
astronomi için bir araç olmaktan çıkıp, matematiğin bir ana
dalı olmuştur. Bunun dışında, Yunanca’dan çeviri çok sayıda
matematik kitaplarına izah ve yorumlar yazmış; bir sayının n
inci kökünü bulmak için çalışmalar yapmıştır. Batılı
matematikçi ve astronomiçilerin, eserlerinden en çok
yararlandıkları islam dünyası bilim adamlarının başında N.
Al-Tusi gelir.
Çalışmalarından bahsedeceğimiz
bu dönemin son matematikçisi Cemşit Al-Kaşi’ dır
(1380-1429). Kaşan (Iran) da doğmuştur. Kaşan’da yetiştiği
anlaşılan Al-Kaşi, 1420 den itibaren ölene kadar, Uluğ Bey
ve Kadızade ile Semarkand’ ta Uluğ Bey medresesinde ve
rasathanesinde çalışmıştır. Timurleng’in torunu olan Uluğ
Bey (1393-1449) iyi bir matematikçi, bilim aşığı bir
hükümdardı. O tarihlerde Uluğ Bey’ in medresesinde 60
civarında zamanın en iyi bilim adamları ders vermekte ve
araştırma yapmaktadır; bu metrese, pozitif bilimlerin
okutulduğu ve bilimsel bir saygınlığı olan İslam
ülkelerindeki son metresedir. Al-Kaşi, Uluğ Bey’le beraber,
N. Al-Tusi’nin ziçlerinden de yararlanarak, Ziç-i-Hakani
olarak bilinen Uluğ Bey’in ziçlerini hazırlamıştır. Bu
ziç’te 1 den 90 dereceye kadar olan açıların, birer dakika
arayla, sinüsleri verilmiştir. Bu da 60×90=5400 giriş
demektir. Her açının sinüsü, virgülden sonra 8. haneye kadar
verilmiştir. Bu iş bugünün imkanlarıyla bile, kolayca
yapılacak bir iş değildir. Ayrıca bu ziç, güneş, ay ve
gezegenlerin konumu ve hareketleri hakkında detaylı bilgi ve
gözlem tabloları içermektedir. Al-Kaşi muhteşem bir hesap
yeteneği olan matematikçidir. Yarı çapı 1 olan bir daireyi
3×2^28=805. 306. 368 kenarlı bir poligonun içine oturtarak,
pi sayısının virgülden sonra 16 hanesini ( 10 ve 60 tabanlı
sayı sistemlerinde) doğru olarak vermiştir. Bu rekor ancak
200 yıl sonra kırılabilecektir. Al-Kaşi, içeriğinin
zenginli, ispatlarının açıklığı ile orta çağın en iyi
kitaplarından biri olarak kabul edilen “Aritmetiğin
Anahtarı” başlıklı bir kitabın da yazarıdır. Ondalık
kesirlerle 4 işlemin nasıl yapılacağını açıklayan da
Al-Kaşi’dir. Al-Kaşi’nin ölümünden sonra Uluğ Bey’e
ziçlerini tamamlamasına ve gerekli izahların yazılmasına,
Al-Kaşi ve Kadızade’ nin öğrencisi olan, Ali Kuşçu yardım
etmiştir. 1449 da Uluğ Bey’in, devlet işleriyle uğraşmıyor,
hayırsız bilimle uğraşıyor diye öz oğlu ve akrabaları
tarafından öldürülmesinden sonra, Uluğ Bey’in medrese ve
rasathanesi de çökmüştür. Bu İslam dünyasındaki son önemli
positif bilim merkezinin sönmesidir. Bu son ismi geçen
kişiler İslam dünyasının matematikçi diyebileceğimiz son
bilim adamlarıdır. 1450 den 1930-40 lar’a kadar İslam
dünyasında orijinal bir çalışma yapmış ve matematikçi diye
nitelendirebileceğimiz bir kişinin ismi bilim tarihinde
geçmemektedir.
Bu bölümü Müslümanların
matematiğe katkılarının bir değerlendirmesiyle bitireceğim.
Müslümanların matematiğe katkılarını, bu konuda çok
çelişkili yargıların olması nedeniyle, değerlendirmek çok
zordur. Müslümanların matematiğe katkıları kimi yazarlar
tarafından sıfırlanırken, kimi yazarlar tarafından da
göklere çıkartılmaktadır. Kimi yazarlara göre Müslümanların
matematiğe hiç bir katkısı olmamıştır; bütün yaptıkları bir
buzdolabı görevi görmekten ibarettir. Yunanlıların
pişirdiklerini, Avrupalılar onu yiyecek düzeye gelene kadar
saklamışlar, günü geldiğinde de Avrupalılar onu alıp
yemişlerdir. Kimilerine göre ise, Müslümanların matematiğe
ve astronominin gelişmesine kapsamlı özgün katkıları
olmuştur; bu gün batılı bilim adamlarının adını taşıyan bir
çok teorem veya sonuç daha önce Müslümanlar tarafından
bulunmuştur. Görülen o ki a) Müslümanlar sulayıp
büyüttükleri ağaçların meyvelerini toplayamamışlar; ve b)
Müslümanların bilime katkıları yeteri kadar araştırılıp
değerlendirilmemiştir. Bu işi yapanların çoğunlukla yine
batılı bilim tarihçilerin olduklarını unutmamak gerek. Kendi
bildiğim kadarıyla, Müslüman matematikçilerin Küresel
geometriye, cebire, sayılar teorisine, trigonometri ve
astronomiye özgün katkıları olmuştur ve bu katkılar hiçte
küçümsenecek ölçülerde değildir. Ayrıca, insanlığın ortak
ürünü olan bilimin önemli bir halkası, eskiyle yeniyi
bağlayan halkası, İslam bilimidir. Bu halka olmadan, bilimin
bugünkü düzeye gelmesi herhalde mümkün olmayacaktı.
Bir sonraki bölüme geçmeden
“İslam ülkelerinde bilim niye çöktü; batıya bilim nasıl
girdi “ soruları hakkında bir kaç şey söylemem gerekir. Bu
sorular, tek bir kişinin yanıtlayabileceği sorular değildir;
ancak geniş ve çok yönlü bir ekip bu sorulara tatmin edecek
cevap verebilir. Şimdi söyleyeceklerim, başka biri için,
İslam ülkelerinde bilimin çöküşünün en derin nedenleri
olmayabilir. Bu konu çok tartışılan bir konudur, bildiginiz
gibi. Şimdi söyleyeceklerim sadece kendi görüşlerimi
yansıtmaktadır. a) Haçlı seferleri İslam dünyasında, bugün
de kanayan, derin yaralar açmıştır. İlk haçlı seferleri
sırasında yapılan büyük katliamlar ve yamyamlık olayları,
bölge insanlarını derin bir ümitsizlik, çaresizliğe ve
bunalıma sokmuştur. Niçin bu duruma düştüklerini sorgulayan
insanlar, İslam’ın başında olduğu gibi din duygularının
güçlendirilmesi, dini ve imanı için ölecek insanların
yetiştirilmesi gerektiği kararına varmışlar. İmam Gazalinin
görüşlerinin de etkisiyle, bu tarihlerde, 1100-1150 arası,
İslam dünyasında akli bilimlerden nakli bilimlere bir dönüş
olmuştur. Bu olayın üzerine, 1250 lerden itibaren başlayan
Moğol istilası sonucu, eğitim kurumları ve kütüphanelerin en
önemlilerinin yok oluşunun eklenmesi; benzeri durumun
Endülüs’ün kademeli olarak Hrıstiyanların eline düşmesi
sonucunda da olması, bu geçişi kolaylaştırmış,
derinleştirmiştir ve geri dönülmesi neredeyse olanaksız bir
noktaya getirmiştir. Ancak haçlı seferleri ve Moğol istilası
gibi derin izler bırakan bir olay bu gidişi tersine
çevirebilirdi; bu da 1918 de yaşanan son “haçlı” seferiyle
yaşanmıştır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,
fendir; bunun dışında mürşit aramak, gaflettedir, delalettir
“ sözü, nakli bilimlerden akli bilimlere dönüşü simgeler. b)
Medreseler İslam dünyasında daha çok 1150 den sonra
çoğalmaya başlamışlar ve “nakli bilim” ( ya da “hayırlı
bilim”) eğitimi veren okullar olarak çoğalmışlardır. Osmanlı
İmparatorluğuna Araplardan geçen bilim geleneği akli ilim
değil, nakli bilim geleneğidir. c) Medreseler, vakıflara
bağlı olmalarına rağmen, kurumsallaşıp, gelişmemiş; aksine
her türlü yeniliğe karşı çıkan, yobaz üretim merkezi
olmuşlardır. d) Din’i ve din’i ulemayı kendine ideolojik
dayanak yapan yönetici sınıf, ulemayı imtiyazlı bir sınıf
konumuna getirirken, pozitif bilimlerle uğraşanları
ezmişlerdir. e) İmtiyazlı bir sınıf konumuna gelen, devlet
ve halk nezdinde büyük bir saygınlığa erişen ulema sınıfı,
pozitif bilimlerin yeşermesine, bu bilimlerle uğraşan
insanların toplum içinde saygın bir konuma gelmelerine mani
olmak için açık-gizle her türlü çabayı göstermişlerdir ve
bunda da başarılı olmuşlardır. f) Dar bir ortamda yetişen,
dünya görüşünden yoksun, ülke ekonomisiyle kendi ekonomisini
karıştıran idareci sınıfları bilimle teknoloji arasındaki
ilişkiyi hiç bir zaman anlamamış; ülkelerinin geri kaldığını
ancak askeri yenilgilerden sonra anlayabilmişlerdir. Bu
durumda, köklü reform yapmaları gerekirken, düzen bozulur
korkusuyla, koyma suyla değirmen döndürmeye çalışmışlar,
orduyu düzeltmek için bir-kaç yabancı uzman çağırmakla
yetinmişlerdir. İslam ülkelerinde, özellikle Türkiye’de,
nakli bilimlerden akli bilime dönüş, yukarıda 9. haçlı
seferi olarak nitelediğim, bütün İslam ülkelerinin batının
işgaline uğradığı, 1.ci dünya savaşından, özellikle1930
lar’dan sonradır. Bu ülkelerde, bilimsel gelişmeler ancak bu
tarihten sonra, emekleye-emekleye de olsa, gelişmeye
başlamıştır.
Batıya matematik nasıl girdi
sorusuna gelince, bu üç yoldan olmuştur. a) Ortadoğu’da 4
krallık kurup, 200 yıla yakın bir süre Ortadoğu’da kalan
haçlılar vasıtasıyla, b) Arap medreselerinde okuyan batılı
öğrenciler vasıtasıyla; ve c) Endülüs’ten. Büyük kapının
Endülüs olduğu gözükmektedir. Her ne kadar da Endülüs’te
önemli matematikçiler yetişmemiş olsa da, Endülüs’te
eğitimin yaygın; ortamın bilim için uygun olduğu, felsefe,
kimya tıp, gibi bilim dallarda oldukça ileri olduğu
bilinmektedir. Örneğin, 11. asırda Kordoba’da 400 bin
kitablık merkez kütüphanesi, 17 medrese ve bir çok halk
kütüphanesi bulunuyordu. Buralarda Hristıyan ve Musevi
öğrenciler okuyabiliyordu. Toleodo İspanyolların eline
geçtiğinde (1100), Toleodo piskoposu, büyük bir çeviri
bürosu kurarak, çok sayıda bilimsel eseri, Arap
metreselerinde yetişmiş olan Musevi çevirmenler vasıtasıyla,
Arapçadan Latince’ye çevirtmiştir. 12. asra kadar
Avrupa’daki okullar, din ağırlıklı skolastik eğitim verilen
manastır veya katedral okullarıydı. 12. asrın ortalarından
itibaren İtalya’da (Bolonya, Padova), öğrencilerin
“universita” dedikleri dernek türü kurumlarda bir araya
gelerek, eğitim için birleşmiş, böylelikle daha sonra
üniversite olacak kurumların çekirdeklerini dikmişlerdir. Bu
kurumlarda ders veren hocalar Arap metreslerinde okumuş
batılı (İtalyan) gençlerdi. Daha sonra bu kurumlarda okuyan
Avrupalı öğrenciler Almanya’da (Köln), Fransa’da (Sorbone)
ve İngiltere’de ( Oxford, Cambrigde) üniversitesi olacak
olan eğitim kurumlarını kuracaklardır. Bu dönemde Kutsal
Roma-Germen imparatoru olan 2. Frederik’in açık görüşlü,
bilime değer veren bir insan oluşunun ve, 1200 lerin başında
kurulmuş olan, Fransican tarikatının katkılarının da pozitif
bilimlerin Avrupa’ya’ya girmesinde ve gelişmesinde etkili
olmuş olduğunu belirtmek gerekir. 1200 ile 1500 ler arası
Avrupalıların bilimsel kaynakları Arapça eserlerdi.
Uğraştıkları sorular da bu kitaplarda Müslüman
matematikçilerin uğraştığı sorulardı. Bunlar da, bazı
geometri soruları, 3. dereceden polinomun köklerini bulma
sorunu, sayılar teorisiyle ilgili sorulardır. 1450 lerden
sonra, İstanbul’ dan İtalya’ya giden kitaplardan,
matematiğin Yunanca kaynaklarına inmeye, Yunanca
kaynaklardan çeviri yapmaya başlıyacaklardır; 1600 lerden
sonra Arapça kaynaklar büyük ölçüde terk edilecektir.
Avrupa’da matematikte özgün gelişmeler 1500 lerden sonradır.
Şimdi biraz bunlardan bahsetmemiz gerekiyor.
Batıya bugünkü kullandığımız
Hind-Arap rakamları (1,2,…,9, 0) 1200 lerin başında
Fibonacci’nin ( Leonordo de Pisa, 1175-1250) yazdığı “ Liber
Abacci” isimli kitabıyla girmiştir. Bu kitapta Fibonacci,
kendinden 400 yıl önce Harazmi’nin yaptığı gibi, bu
rakamlarla sayıların nasıl yazılacağını, dört işlemin nasıl
yapılacağını izah etmektedir. Bu rakamlar batıda günlük
hayatta 16. asra kadar çok yaygın olarak kullanılmamış,
zaman -zaman da yasaklanmıştır. Bu rakamların halk arsında
yaygın olarak kullanılması Fransız devriminden sonra
olmuştur. 1200 lerden 1500 lere kadar kayda değer özgün bir
çalışma yoktur. 1500-1600 arası iki önemli çalışma a)
Tartaglia’nın (1499-1557) bulduğu ama Cardano’nun
(1501-1576) aşırarak yayımladığı üçüncü dereceden
polinomların cebirsel olarak köklerinin bulunmasıdır.
Kompleks sayılar ilk olarak 3. derecede polinomların kökünü
veren formülde, o tarihlerde anlaşılmamış olsa da, ortaya
çıkmıştır. Daha sonra Bombelli (1526-1572) cebir kitabında
bazı tip kompleks sayılara yer verecek, onlarla nasıl işlem
yapılacağını anlatacaktır. b) Diğer önemli çalışma ise, F.
De Viete (1540-1603) in cebir kitabıdır. İlk olarak bu
kitapta, cebir, sözel olmaktan çıkıp, sembolleşmeye
başlamıştır. Viete’in kitabında sessiz harfler bilinen
kantiteler, sesliler de bilinmeyenler için kullanılmıştır.
Sabitler için a,b gibi alfabenin ilk harflerinin;
bilinmeyenler için de x,y gibi alfabenin son harflerinin
kullanılması Descartes’le başlayacaktır.
1600-1700 arası matematikte
önemli gelişmelerin olduğu yıllardır. Bu asrın üç önemli
gelişmesi şunlardır: a) Türevin bulunması. P. Fermat’nın
(1601-1665), 1636 da, bir eğrinin maksimum, minimum ve
tanjantını bulmak için verdiği çabalar, Ş. Al-Tusi’den 5
asır sonra, onu da türevin keşfine götürmüştür. Artık
matematik dünyası, yavaş da olsa, bunu anlayacak kadar
olgundur. b) Analitik geometrinin ve kartezyen koordinat
sistemini ortaya çıkması. R. Descartes’ın (1596-1650)
geometriyi cebirleştirme çabaları ve bir eğriyi bir reper
sisteminde çizme isteği analitik geometrinin doğmasına ve,
bugün Descartes ‘a ithafen adlandırılan, “cartesien”
koordinat sisteminin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Ve, c)
türev ile entegral arasındaki, bugün “Kalkülüsün Temel
Teoremi” dediğimiz, ilişkinin Newton (1643-1727) ve Leibniz
(1646-1716) tarafından, birbirinden bağımsız olarak,
bulunmasıdır. Böylelikle “ Integral Calculus” doğacaktır. Bu
da, o güne kadar kullanım alanı oldukça sınırlı olan
matematiğin önünü açacak ve matematiği evrensel bir bilim
konumuna getirecektir. Ayrıca, kalkülüsle beraber bilimsel
fizik ve mühendislik bilimleri de doğacaktır. Türevden önce,
differensiel denklem, dolaysıyla bilimsel fizik yoktu. Bir
differensiyel denklem, fiziki bir olayın metematiki
ifadesindir. Bu çalışmalar ve astronomideki gelişmeler
matematiği başka bir düzeye, yeni bir döneme taşıyacaktır.
4- Klasik Matematik Dönemi.
1700- 1900 yılları arasını kapsayan ve matematiğin altın
çağı olarak bilinen, bu dördüncü dönem, klasik matematik
dönemidir. 18. asırda matematiğe en önemli katkıları yapan
bilim adamlarının başında Euler, Laplace, Lagrange ve
D’Alembert’i sayabiliriz. Leonhard Euler (1707-1783)
İsviçre’de, Basel de doğmuş, meslek hayatının tamamı
Petersbourg ve Berlin’de geçmiştir. Tarihin en üretken bilim
adamıdır. Kalkülüsün ortaya çıkardığı olanakları sayılar
teorisinden, differensiyel denklemlere; differensiyel
denklemlerden, mühendislik problemlerine… uygulayan Euler,
30.000 sayfadan fazla bilimsel eser üretmiştir. Öldükten 50
sene sonra dahi, birikmiş makalelerinin yayını sürmüştür.
Euler’le matematik evrensel boyutlara erişmiştir. Bugün bile
matematikçilerin yaptığı işlerin bir çoğunun temel fikri
veya başlangıcı Euler’in çalışmalarıdır. Euler’le Analiz
yeni bir bilim dalı olarak temeyyüz etmiştir; bu dalın büyük
babaları Eudoxus ve Arşimed ise, babası Euler’dir. Laplace
(1749-1827) Fransa’da, Normandia’ da doğmuştur. Gök ve yer
mekaniği hakkında yazdığı 11 ciltlik eseri, bütün zamanlarda
mekanik hakkında yazılmış en kapsamlı eserlerinden biridir.
“Theorie Analytique des Probabilites” başlıklı kitabı
olasılık teorisinin ilk önemli eseridir. Joseph-Louis
Lagrange (1736-1813) İtalya’da Turin’da doğmuş, meslek
hayatının büyük bölümünü Berlin ve Paris’te geçirmiştir.
İtalya’da doğmasına rağmen Fransız matematikçisi olarak
bilinir. Lagrange cebirsel denklemlerin çözülebilirliği,
mekanik, differensiyel denklemler ve varyasyon hesabına
önemli katkılar yapmış, fikirleri ve yöntemleri bugün de
kullanılan bir bilim adamıdır. Jean Le Rond D’Alembert
(1717-1783) Paris’te doğmuş, Fransa’da yaşamıştır.
D’Alembert kısmi differensiyel denklemleri ilk inceleyen
bilim adamlarından biridir. Kısmi differensiyel denklemler
ve akışkanlar mekaniği ilgili çalışmaları ve felsefi
yazıları dışında, Diderot ile beraber editörlüğünü yaptığı
ünlü 28 ciltlik “Encyclopedie” nin matematik maddelerinin
hemen -hemen tümünü D’Alembert yazmıştır. Bu eser Fransız
aydınlanmasının temel eserlerinden biridir.
. 1700- 1900 yılları arasını kapsayan ve matematiğin altın
çağı olarak bilinen, bu dördüncü dönem, klasik matematik
dönemidir. 18. asırda matematiğe en önemli katkıları yapan
bilim adamlarının başında Euler, Laplace, Lagrange ve
D’Alembert’i sayabiliriz. Leonhard Euler (1707-1783)
İsviçre’de, Basel de doğmuş, meslek hayatının tamamı
Petersbourg ve Berlin’de geçmiştir. Tarihin en üretken bilim
adamıdır. Kalkülüsün ortaya çıkardığı olanakları sayılar
teorisinden, differensiyel denklemlere; differensiyel
denklemlerden, mühendislik problemlerine… uygulayan Euler,
30.000 sayfadan fazla bilimsel eser üretmiştir. Öldükten 50
sene sonra dahi, birikmiş makalelerinin yayını sürmüştür.
Euler’le matematik evrensel boyutlara erişmiştir. Bugün bile
matematikçilerin yaptığı işlerin bir çoğunun temel fikri
veya başlangıcı Euler’in çalışmalarıdır. Euler’le Analiz
yeni bir bilim dalı olarak temeyyüz etmiştir; bu dalın büyük
babaları Eudoxus ve Arşimed ise, babası Euler’dir. Laplace
(1749-1827) Fransa’da, Normandia’ da doğmuştur. Gök ve yer
mekaniği hakkında yazdığı 11 ciltlik eseri, bütün zamanlarda
mekanik hakkında yazılmış en kapsamlı eserlerinden biridir.
“Theorie Analytique des Probabilites” başlıklı kitabı
olasılık teorisinin ilk önemli eseridir. Joseph-Louis
Lagrange (1736-1813) İtalya’da Turin’da doğmuş, meslek
hayatının büyük bölümünü Berlin ve Paris’te geçirmiştir.
İtalya’da doğmasına rağmen Fransız matematikçisi olarak
bilinir. Lagrange cebirsel denklemlerin çözülebilirliği,
mekanik, differensiyel denklemler ve varyasyon hesabına
önemli katkılar yapmış, fikirleri ve yöntemleri bugün de
kullanılan bir bilim adamıdır. Jean Le Rond D’Alembert
(1717-1783) Paris’te doğmuş, Fransa’da yaşamıştır.
D’Alembert kısmi differensiyel denklemleri ilk inceleyen
bilim adamlarından biridir. Kısmi differensiyel denklemler
ve akışkanlar mekaniği ilgili çalışmaları ve felsefi
yazıları dışında, Diderot ile beraber editörlüğünü yaptığı
ünlü 28 ciltlik “Encyclopedie” nin matematik maddelerinin
hemen -hemen tümünü D’Alembert yazmıştır. Bu eser Fransız
aydınlanmasının temel eserlerinden biridir.
Bu yüzyılın matematiği
çeşitli, kapsamlı ve fikir yönünden zengindir. En önemli
zaafları, kesinlik (rigor) eksikliği; yapılan işlerin,
günümüzün standartlarına göre, yarım-yamalak, kusurlu ve
eksik oluşudur. Matematiğin o zamanda erişmiş olduğu düzeyde
başka türlü olabilir miydi, bilmiyorum.
1800-1900 Arası. 19. asır çok
sayıda, matematiğe önemli katkıları olmuş, bilim adamın
yaşadığı bir asırdır. Bunların her birini teker -teker ele
alıp, onların neler yaptığını anlatmak, bu konuşma
çerçevesinde mümkün değildir; ayrıca, buna bilgim de yetmez.
Bunun yerine, bu asırda matematik nereden nereye geldi
sorusuna cevap vermeye çalışacağım. 1800 lerin başında
matematik derin bir kriz içindeydi. Bunun nedeni, Fermat
(1636) dan beri türevin tanımında, ve türevin işe karıştığı
bir çok yerde, sonsuz küçük (infinitesimal) kavramının
kullanılması ve matematikçilerin bunu çok tutarsız bir
şekilde kullanmalarıydı. Bu tarihlerde henüz limit
kavramının olmadığını ve türevin limit vasıtasıyla değil,
“sonsuz küçük” kavramı kullanılarak tanımlandığını burada
belirtmem gerekir. Bu tutarsızlık çok eleştirilmiş,
özellikle de düşünür-din adamı G. Berkley (1685-1753) nin
matematikçilerin tutarsızlığını ortaya koyduğu 40 sayfalık
bir eleştiri kitabı derin etki yapmış, bir çok
matematikçinin meslek değiştirmesine ve matematiğe karşı
tavır almalarına neden olmuştur. 1800 başında, fonksiyon
kavramının, son yüz yıldır kullanıla gelmesine karşın, henüz
doğru-dölek tanımlanmamış olması ve matematikçilerin
fonksiyonu aynı şekilde anlamamaları da başka bir
anlaşmazlığın ve karmaşanın nedeniydi. 1800 lerin başında
süreklilik ve fonksiyon serilerinin yakınsaklığı doğru-dölek
anlaşılmamıştı; henüz düzgün süreklilik ve düzgün
yakınsaklık kavramları ortada yoktu. Entegral kavramı türev
kavramının tersi olarak görülüyordu; türevden bağımsız bir
entegral ve entegrallenebilirlik kavramı yoktu. 1800 lerin
başında, bugün matematiğin en önemli teorilerinden biri
olan, kompleks fonksiyonlar teorisi henüz yoktu. Antik Yunan
çağından kalma ve çok uğraşılan beş sorudan ( Bunların ilk
dördü, geometrik çizim yaparak, 1) bir açıyı üç eşit parçaya
bölmek. 2) Alanı verilen bir dairenin alanına eşit alanı
olan bir kare bulmak. 3) Hacmi verilen bir küpün hacminin
iki katına eşit hacmi olan bir küp bulmak; ve 4) bir
dairenin içine, p sayısı asal olmak kaydı ile, hangi p ler
için düzgün p-genler çizilebileceğini bulmak idi. 5. Soru,
Öklid geometrisinin beşinci postulatı olan, “bir doğruya
onun dışından bir ve yalnız bir paralel çizilebilir “
postulatının diğer dördünün sonucu olarak elde
edilip-edilemeyeceği idi) hiç biri, 4 cü soru dışında ki o
da Gauss tarafından daha yeni çözülmüştü, çözülememişti.
Cebirde, 5 ci dereceden polinomların köklerinin cebirsel (
köklü ifadelerle) çözülüp-çözülemeyeceği henüz bilinmiyordu.
Cebir’in grup, halka, cisim, vektör uzayı gibi hiçbir yapısı
henüz ortaya çıkmamıştı. Matris ve vectör kavramları henüz
yoktu ( 2 li ve 3 lü determinantlar 1680 lerden beri
biliniyor). Matematiksel fiziğin ana teoremleri henüz ortada
yoktu; differensiyel geometri, topoloji gibi konular henüz
doğmamıştı. 1800 lerin başında matematiğin durumu kısaca bu
idi. 1820 lerde, A. Cauchy (1789-1855) limit kavramını,
bugünkü kullandığımız şekliyle, tanımlayıp, türevi,
sürekliliği ve, sürekli fonksiyonlar için, entegrali, limit
kavramı yardımıyla tanımlaması, analizi, sonsuz küçük
kavramından kaynaklanan krizden kurtarmış ve daha sağlam
temeller üzerine oturtulmasını sağlamıştır. Cauchy’nin
çalışmaları sonucu, kompleks fonksiyonlar teorisi doğmuş ve,
Cauchy, B. Riemann (1820-1866) ve K. Weierstrass (1815-1884)
gibi asrın büyük matematikçilerinin çalışmalarıyla,
matematiğin en temel teorilerinden birine dönüşmüştür. G.
Dirichlet’nin (1805-1859) 1830 larda fonksiyon kavramını
bugün anladığımız manada tanımlaması matematiği başka bir
kargaşadan kurtarmıştır. Bu da özellikle Fourier serileri
hakkında tartışmaları sona erdirecek, Fourier serileri ile
ilgili çalışmaları tekrar başlatacaktır. Fourier serileri
Analizin gelişmesinde en önemli rolü oynayan, bir bakıma
modern matematiğin doğuşuna neden olan, gerek uygulamaları
ve gerekse de matematikteki merkezi konumu açısından,
matematiğin en önemli konularından biridir. Weierstrass ve
öğrencilerinin çalışmaları sayesinde, 1850 lerden sonra,
düzgün süreklilik, düzgün yakınsaklık gibi analizin
vazgeçilmez kavramları ortaya çıkacak, fonksiyon serilerinin
yakınsaklığı daha iyi anlaşılacaktır. F. Gauss’un
(1777-1855) “ Cebir’in Temel Teoremi, ya da D’Alembert
Teoremi” olarak bilinen teoremi ispatlaması bu asrın başka
bir önemli olayıdır. Bu teorem bugün cisimler teorisinden
spektral analize kadar bir çok teorinin temelinde olan bir
teoremdir. Bütün zamanların en derin, en büyük bilim
adamlarından biri olarak kabul edilen Gauss’un, sayılar
teorisi, differensiel geometri, matematiksel fizik ve
astronomiye katkıları bu asrın en önemli çalışmaları
arasındadır. Bu asrın ve bütün zamanların en önemli
matematikçilerinden biri olan Riemann kısa yaşamında, daha
sonra her biri büyük bir teori olacak bir düzine konuyu
başlatmış ya da onlara derin katkılar yapmış, matematiğe
kavramsal bir bakış ve yaklaşım getirmiştir. Bunlardan bir
kaçı: Riemann entegrali ve entegrallenebilirlik kavramı,
Riemann yüzeyleri, Riemann geometrisi, differensiyel
geometri, sayılar teorisi (Riemann hipotezi), kompleks
analiz (Riemann yüzeyleri, Cauchy-Riemann denklemleri),
cebirsel geometri, matematiksel fizik ve, daha sonraları
topoloji ismini alacak olan, analysis situs tür. Yine bu
asırda, yukarıda sözü edilen, antik Yunan çağından kalma 5
sorunun beşi de çözülmüştür. 1. ve 3. soruların mümkün
olmadığı bir Fransız matematikçisi olan Wentzel tarafından
1837 de ispatlandı. 2. sorunun mümkün olmadığı, Lindemann’ın
1882 de pi sayısının tranzantal bir sayı olduğunun
ispatından sonra anlaşıldı. 4. soru, yukarıda da söylendiği
gibi Gauss tarafından 1796 da (p=17) için ve 1801 de de
diğer p ler için tam olarak çözüldü. Cevap şudur: p bir asal
sayı olsun. Verilen bir dairenin içine bir düzgün p-genin
çizilebilmesi için gerek ve yeter koşul p nin p=2^n+1 ve
n=2^k şeklinde olmasıdır. ( k=0 için, p=3 dür; k=1 için p=5,
ve k=2 için p=17 dir). Bir dairenin içine düzgün bir
beşgenin çizilebileceğini Öklid biliyordu; 7-gen
çizilemeyeceğini Arşimed biliyordu. Arşimed’den 1800 yılları
arasında geçen 2000 yılda bu soruda hiçbir ilerleme
sağlanmamıştı; bu sorunun çözümü için Gauss’un dehası
gerekiyordu. Öklid’ in 5. postulatına gelince, bu sorunun
çözümü için insanların, “mantıki tutarlılık” ile “fiziki
olurluluğun” aynı şey olmadığını anlamaları gerekiyordu. 5.
postalatın yerine onun zıtları olan postulatlar koyarak,
Öklid geometrisi kadar tutarlı, iki yeni geometri
oluşturulabileceği Lobachevki (1792-1856), Bolyai
(1802-1860), ve Riemann tarafından gösterildi. Cebir
cephesine gelince, genç yaşta bu dünyadan ayrılan iki
matematikçi, H. Abel (1802-1829) ve E. Galois (1811-1832)
nın 5. dereceden polinomların cebirsel yöntemlerle
köklerinin bulunup-bulunamayacağı konusunda çalışmaları
sonucu grup teorisi doğdu. Kummer (1810-1893) ve
öğrencilerinin Fermat’nın büyük teoremiyle ispatlamak için
verdikleri uğraşı sonucu halka teorisi ve idealler teorisi;
R. Dedekind (1831-1916) gerçel sayıların soyut bir tanımını
vermek için yaptığı çalışmalar sonucu, cisim teorisi; Cayley
(1821-1895 ) ve Sylvesterin (1814-1897 ) çok sayıda doğrusal
denklemi tek bir denklem olarak göstermek ve çözmek için
yaptıkları çalışmalar sonucu matris cebiri; ve Grassman
(1809-1877 ) nın üç boyuttan çok boyuta geçme çabaları
sonucunda da vectör uzayları doğdu. Bu kavramlar matematiğe
yapısal (= stuructualist) yaklaşımı ve bakış açısını
getirecektir.
Bu dönemi, 1700-1900 arasını,
matematikte büyük ilerlemelerin olduğu, çok sayıda yeni
teorinin doğduğu, yapısal değişikliklerin olduğu, ispatlarda
kesinliğin ön plana çıktığı, kavramsal bakış açısının
hesapsal yaklaşımın önüne geçtiği bir dönem, matematiğin
altın çağı, olarak özetleyebiliriz.
Altın çağ bir krizle kapandı.
Bu kriz yeni bir çağın doğum sancılarıydı. Bu çağ modern
matematik çağıdır. Bundan sonraki kısımda, bu krizin
nedenleri ne idi; modern matematik nedir, nasıl doğdu, ne
yönde gelişti; bunları anlatmaya çalışacağım.
5-Modern Matematik Dönemi.
Kümeler teorisinin, dolaysıyla, modern matematiğin, babası
Georg Cantor (1845-1918) dır. G. Cantor Berlin
üniversitesinde, Kummer’in ögrencisi olarak sayılar
teorisinde tezini bitirdikten sonra, 1869 dan itibaren
meslek hayatının sonuna kadar çalışacağı Halle
üniversitesinde işe başlamıştır. Halle üniversitesinde
çalışmaya başladığı yıllarda, o üniversitenin hocalarından,
E. Heine’nın Cantor’a sorduğu bir soru Cantor’un yaşamını,
matematiğin de seyrini değiştirecekti. Bu soru şu idi: Bir
periodluk bir aralıkta, toplamı sıfır olan bir trigonometrik
serinin katsayılarının hepsi sıfır mıdır? Cantor bu soruyla
uğraşırken gerçel sayıların o güne kadar fark edilmeyen bir
özelliğinin farkına varır. Bu da rasyonel sayılarla
irrasyonel sayıların aynı çoklukta olmadığıdır. Başka bir
ifadeyle, rasyonel sayıların kümesiyle irrasyonel sayıların
kümesi arasında, her iki kümenin de sonsuz olmasına karşın,
bire-bir bir dönüşüm yoktur. O halde bu iki kümenin
sonsuzlukları aynı değildir. Böylelikle ortaya küme kavramı
ve kümelerin, içerdikleri eleman çokluğu açısından,
sınıflandırılması sorunu çıktı. Bu son kavram “sonsuzun” tek
değil, çok olduğunu söylemektedir; bu da çok tepki
çekecekti. Tarih boyunca, Elea’ lı Zeno’dan başlayarak,
günümüze kadar, “sonsuz” insanları rahatsız etmiştir.
Aristo’dan Cantor’a kadar geçen zaman diliminde “sonsuz”
anlayışı, temelde Aristo’nun görüşü olan, şu anlayıştır:
Sonsuz, ufuk çizgisi gibi, var olmayan ama konuşma kolaylığı
sağladığı için kullandığımız bir kavramdır. Bu kavramı
“sınırsızlık” kavramı yerine kullanırız; bir şey, çoğalarak
ya da büyüyerek, önceden belirleyeceğimiz bir çokluğun ya da
büyüklüğün ötesine geçme potansiyeline sahipse, o şeye
sonsuza gidiyor deriz. Başka bir deyimle, Aristo’nun sonsuz
anlayışı “potansiyel sonsuz” anlayışıdır. Cantor’a göre ise
“sonsuz” tek başına manalı bir söz değildir; manalı olan
“sonsuz küme” kavramıdır; sonsuz kümeler ise var olan
nesnelerdir. Burada “sonsuz küme” deyimi, büyükanne gibi,
bölünmez bir terim olarak anlaşılmalıdır. O halde önce
kümeler sonlu-sonsuz diye ikiye ayrılacak; sonra da sonsuz
kümeler, kendi aralarında, sonsuzluklarına göre, çeşitli
sınıflara ayrılacaktır. Böylelikle ortaya sayısız “sonsuz
küme” sınıfları çıkacaktır. Bu da çok çeşitli “sonsuzluğun “
olduğu manasına gelmektedir. Cantor’un bu sonsuz anlayışı,
Kronecker ve Poincaré gibi bir çok ünlü matematikçi
tarafından tepki ile karşılandı. Bunun sonucu olarak ta,
matematikçiler, “sonsuzu” Cantor gibi anlayanlar ve Aristo
gibi anlayanlar olmak üzere, iki guruba ayrıldılar. Küme
kavramının, aksiyomatik olarak tanımlanmaksızın, Cantor’un
yaptığı gibi, sözlük manasında kullanılması, kümeler
teorisini de çıkmaza soktu; “bütün kümelerin kümesi bir küme
midir” gibi yeni paradoksları ortaya çıkardı. Bu da
matematikçileri, kümeler teorisinden
vazgeçilip-vazgeçilmemesi konusunda, ikinci bir kez böldü.
Üçüncü bir sorun da, bir matematiksel ispatın ne olduğu,
geçerliliği, meşruluğu sorunuydu. Matematikte deney ya da
gözlem olmadığı için, tartışma konusu olan bir ispat, teori
veya teorem hakkında son sözü deneye, ya da gözleme bırakma
olanağı yoktur. Bir matematikçi “ öyle bir x vardır ki…”
dediği zaman var olduğunu iddia ettiği şeyi somut olarak
ortaya koymak, en azından nasıl inşa edilebileceğini
göstermek zorunda mıdır; yoksa, bir din adamının dini
ilkelere dayanarak şeytanın varlığını ispatladığı gibi, bir
matematikçinin de, aradığı şeyin nasıl elde edileceğini
göstermeksizin, o şeyin var olduğunu, bir takım ilkelere
dayanarak, ispatlaması yeterli midir?
- Kümeler teorisinin, dolaysıyla, modern matematiğin, babası
Georg Cantor (1845-1918) dır. G. Cantor Berlin
üniversitesinde, Kummer’in ögrencisi olarak sayılar
teorisinde tezini bitirdikten sonra, 1869 dan itibaren
meslek hayatının sonuna kadar çalışacağı Halle
üniversitesinde işe başlamıştır. Halle üniversitesinde
çalışmaya başladığı yıllarda, o üniversitenin hocalarından,
E. Heine’nın Cantor’a sorduğu bir soru Cantor’un yaşamını,
matematiğin de seyrini değiştirecekti. Bu soru şu idi: Bir
periodluk bir aralıkta, toplamı sıfır olan bir trigonometrik
serinin katsayılarının hepsi sıfır mıdır? Cantor bu soruyla
uğraşırken gerçel sayıların o güne kadar fark edilmeyen bir
özelliğinin farkına varır. Bu da rasyonel sayılarla
irrasyonel sayıların aynı çoklukta olmadığıdır. Başka bir
ifadeyle, rasyonel sayıların kümesiyle irrasyonel sayıların
kümesi arasında, her iki kümenin de sonsuz olmasına karşın,
bire-bir bir dönüşüm yoktur. O halde bu iki kümenin
sonsuzlukları aynı değildir. Böylelikle ortaya küme kavramı
ve kümelerin, içerdikleri eleman çokluğu açısından,
sınıflandırılması sorunu çıktı. Bu son kavram “sonsuzun” tek
değil, çok olduğunu söylemektedir; bu da çok tepki
çekecekti. Tarih boyunca, Elea’ lı Zeno’dan başlayarak,
günümüze kadar, “sonsuz” insanları rahatsız etmiştir.
Aristo’dan Cantor’a kadar geçen zaman diliminde “sonsuz”
anlayışı, temelde Aristo’nun görüşü olan, şu anlayıştır:
Sonsuz, ufuk çizgisi gibi, var olmayan ama konuşma kolaylığı
sağladığı için kullandığımız bir kavramdır. Bu kavramı
“sınırsızlık” kavramı yerine kullanırız; bir şey, çoğalarak
ya da büyüyerek, önceden belirleyeceğimiz bir çokluğun ya da
büyüklüğün ötesine geçme potansiyeline sahipse, o şeye
sonsuza gidiyor deriz. Başka bir deyimle, Aristo’nun sonsuz
anlayışı “potansiyel sonsuz” anlayışıdır. Cantor’a göre ise
“sonsuz” tek başına manalı bir söz değildir; manalı olan
“sonsuz küme” kavramıdır; sonsuz kümeler ise var olan
nesnelerdir. Burada “sonsuz küme” deyimi, büyükanne gibi,
bölünmez bir terim olarak anlaşılmalıdır. O halde önce
kümeler sonlu-sonsuz diye ikiye ayrılacak; sonra da sonsuz
kümeler, kendi aralarında, sonsuzluklarına göre, çeşitli
sınıflara ayrılacaktır. Böylelikle ortaya sayısız “sonsuz
küme” sınıfları çıkacaktır. Bu da çok çeşitli “sonsuzluğun “
olduğu manasına gelmektedir. Cantor’un bu sonsuz anlayışı,
Kronecker ve Poincaré gibi bir çok ünlü matematikçi
tarafından tepki ile karşılandı. Bunun sonucu olarak ta,
matematikçiler, “sonsuzu” Cantor gibi anlayanlar ve Aristo
gibi anlayanlar olmak üzere, iki guruba ayrıldılar. Küme
kavramının, aksiyomatik olarak tanımlanmaksızın, Cantor’un
yaptığı gibi, sözlük manasında kullanılması, kümeler
teorisini de çıkmaza soktu; “bütün kümelerin kümesi bir küme
midir” gibi yeni paradoksları ortaya çıkardı. Bu da
matematikçileri, kümeler teorisinden
vazgeçilip-vazgeçilmemesi konusunda, ikinci bir kez böldü.
Üçüncü bir sorun da, bir matematiksel ispatın ne olduğu,
geçerliliği, meşruluğu sorunuydu. Matematikte deney ya da
gözlem olmadığı için, tartışma konusu olan bir ispat, teori
veya teorem hakkında son sözü deneye, ya da gözleme bırakma
olanağı yoktur. Bir matematikçi “ öyle bir x vardır ki…”
dediği zaman var olduğunu iddia ettiği şeyi somut olarak
ortaya koymak, en azından nasıl inşa edilebileceğini
göstermek zorunda mıdır; yoksa, bir din adamının dini
ilkelere dayanarak şeytanın varlığını ispatladığı gibi, bir
matematikçinin de, aradığı şeyin nasıl elde edileceğini
göstermeksizin, o şeyin var olduğunu, bir takım ilkelere
dayanarak, ispatlaması yeterli midir?
www.matematikgeometri.com
|