|
Eğitim Üzerine
Güzel Makaleler........
1.
VERİMLİ DERS ÇALIŞMA
2.
ÇOCUĞUNUZDAN MEKTUP
3.
DEĞERLİ VELİ
4.
ZAMAN YÖNETİMİ
5.
Karar vermek
için acele etmeyin!
6.
MODERN BİLİMİN
GELİŞİMİ VE TÜRKİYE
7.
OKULLARDA MATEMATİK
EĞİTİMİ
8.
Matematikte başarının anahtarı ezberden kaçmakta
9. EGİTİM ÜZERİNE GÜZEL SÖZLER
VERİMLİ DERS ÇALIŞMA
Birey belki belli bir alanda her zaman başkalarını geçme
gücünü göstermeyebilir,ama kendini aşma gücüne her zaman
sahiptir.
Çalışma zorluklarını yeneceğim,başarılı olacağım,başaracağım
diye başlayınız çalışmalarınıza.
Başarı esrarengiz bir tabiat hediyesi değildir.Eğitim
sonunda elde edilen bir davranış değişikliğidir,bir
sonuçtur.Bu özelliği kazanmaya çalışınız.
Başarma girişimleriniz olumsuz sonuçlanırsa girişimlerinizi
ve çabalarınızı arttırınız.Başarısızlığınızı,çabalarınızı
yenileyen uyarıcı olarak kullanınız.
Azimli olunuz "AZİM" başarı alışkanlığınıza verilmiş bir
isimdir.Korkaklıkta, başarısızlık alışkanlığının
adıdır.Başarısızlık korkunuzu yenmeye çalışınız.
Başarı alışkanlığını en iyi biçimde güçlüklerin üzerine bina
edilmiş birçok zaferlerle öğrenilir.Başarı çabalarınız
sırasında karşımıza çıkan güçlükleri yenmeyi öğrenmelisiniz.
Başarısızlık ve güçlükleri cesaretle karşılamayı
öğreniniz.Okurken anlamanızı engelleyen tüm etkenleri
ortadan kaldırınız.Etkenlerden kurtulmayı başarınız.
1. Öğrenmeniz gereken konu için belirli bir yer ve zaman
ayırınız.
2. Her konunun özelliğine göre zaman ayırınız.
3. Çalışmak için ayırdığınız zamanı,dikkat dağıtıcı
etkenlerle kesintiye uğratmadan kullanınız.
4. Ödevleriniz için ayrı ve yeterli zaman ayırınız.
5. Ödevlerinizi mümkün olduğu kadar önceden hazırlamaya
gayret ediniz.
6. Zaman öldürmeden çalışmak için ayırdığınız zamanın
saniyelerini bile israf etmemeye özen gösteriniz.
7. Yorulduğunuzu,artık okuduğunuzu anlamadığınızı fark
ettiğinizde dinlenmeye de zaman ayırınız.
8. Sinema,televizyon,gezi için gereğinden fazla zaman
ayırmayınız.
9. Çalışırken kaynak kitap,yardımcı kitap,sözlük ve diğer
yardımcı kaynakları önceden hazırlayın ki;elinizi
attığınızda zaman kaybı olmasın.
10.Bir metni ve veya konuyu ilk okuduğunuzda anlamaya
çalışınız.
11. Okuduğunuz konuyu yada metnin ana düşünce ve yan
düşüncesini bulup çıkarmaya çalışınız.
12. Ders dinlerken, çalışırken,kitap okurken,önemli
gördüğünüz yerleri kendi cümlelerinizle not ediniz.
13. Sessiz okumayı alışkanlık haline getiriniz.en verimli
okumanın böyle olduğunu akıldan çıkarmayınız.
14. Bir konuyu okurken her noktasını anlayarak ilerleyiniz.
Anlamakta çok zorlandığınız kısımlar üzerinde de fazla
beklemenin bir anlamı yok, ikinci yada üçüncü tekrarda nasıl
anlaşıldığına eminim şaşıracak "ne kadar da kolaymış
"demeden edemeyeceksiniz.yalnız,okumuş olmak için okuyup
kendinizi kandırmayınız.
15. Çalışırken dikkatiniz konuda olmalı, değişik hayallerle
performansınızı düşürmeyiniz.
16. Öğrendiklerinizi daha önce öğrendiğiniz konulara
olaylara bağlayınız:
a-Konu ya da olayla ilgili örnekler bulunuz.
b-Konu yada olay üzerinde düşünüz.
c-Öğrendiklerinizi uygulama imkanı olup almadığınızı
araştırınız.
d-Öğrendiklerinizi hemen dersten ve çalıştıktan sonra
tekrarlayınız. Çünkü tekrar unutmayı önleyen en önemli
araçtır.
e-Öğrendiklerinizi özetleyiniz. Sınıflandırınız,bölümlere
ayırınız.
17. Yeni bir konuyu öğrenirken önce konuyu bütün olarak
okuyunuz.İkinci okumada önemli gördüğünüz bölümler üzerinde
dura dura okuyunuz.Üçüncü kez tekrar parça ve bölümler
arasında bağlar kurarak okuyunuz.Başarılı olmak istiyorsak
bunları yapmakta en ufak bir tereddüt içerisinde
olmamalıyız.
18. Yeni öğrenilen konular üzerinde pekiştirici çalışmalar
yapınız.
19. Yorgun, uykusuz,ilgisiz ve isteksizken çalışarak,en
önemli hazinemiz olan(ki her şey onunla vücut
bulur)zamanımızı,israf etmeyelim.Bu etkenleri ortadan
kaldırarak çalışmamıza başlayalım.
20. Sınavlarda düşünmenizi engelleyen kaygı ve korkulardan
arınmaya çalıştıktan sonra acele bir düşünce ile soruları
cevaplamaya çalışınız.
21. Sınavlarda soruların karşılıklarını vermeye başlamadan
önce cevaplarını zihninizde canlandırmaya çalışınız.
22. Soruları acele etmeden cevaplandırınız. Sınav kağıdınızı
vermeden önce tekrar gözden geçiriniz.
23. Anlamanıza engel olan yabancı sözcük kavram ve deyimleri
açıkladıktan sonra çalışmanızı sürdürünüz.
24. Ders konularını sınıfta öğrendikten sonra evde
tekrarlayınız.
25. Yeni öğrenilecek konulara bir gün önceden hazırlıklı
gelmenizi konuları kolay anlamanızı sağlayacaktır.
26. Tek kitap yerine çeşitli kaynakları incelemeniz konuları
derinliğine anlamanızı sağlayacaktır.
27. Üç dört saat sürekli çalışmak yerine birer saat aralıkla
dinlenmelerden sonra çalışmanız anlamanızı sağladığı gibi
kolaylaştıracaktır.
www.matematikgeometri.com

Sevgili
Anneciğim, Babacığım...
Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim,size
şunları söylemek isterdim; Sürekli bir büyüme ve gelişme
içersindeyim.Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir
kişilik geliştiriyorum.Beni tanımaya ve anlamaya
çalışın.Deneme ile öğrenirim.Bana ayak uydurmakta güçlük
çekebilirsiniz.Oyunda, arkadaşlıkta, uğraşlarımda özgürlük
tanıyın.Beni her yerde her zaman kollayın.Büyümeyi çok
istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi
alamıyorum.Bunu önemsemeyin.Ama siz beni şımartmayın.Hep
çocuk kalmak isterim sonra.Her istediğimi elde edemeyeceğimi
biliyorum.Ama siz verdikçe almadan edemiyorum.Bana yerli
yersiz söz de vermeyin.Sözünüzü tutmayınca sizlere güvenim
azalıyor.Bana kesin ve kararlı davranmaktan
çekinmeyin.Yoldan saptığımı görünce beni
sınırlayın.Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini
beğendiğimi söyleyemem.Ancak, hiç kısıtlamayınca ne
yapacağımı şaşırıyorum.Tutarsız davrandığınızı görünce hem
bocalıyor,hem de bundan yararlanmadan
edemiyorum.Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan
etkilendiğimi unutmayın.Beni eğitirken ara sıra yanlışlıklar
yapabilirsiniz.Bunları çabuk unuturum.Ancak birbirinize
sevgi ve saygınızın azaldığını görmek beni yaralar ve
sürekli tedirgin eder.Çok konuşup bağırmayın.Yüksek sesle
söylenenleri pek duymam.Yumuşak ve kesin sözler bende daha
iyi iz bırakır."Ben senin yaşında iken..." ile başlayan
sözleri hep kulak arkasına atarım.
Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın.Bana
yanılma payı bırakın.Beni korkutup sindirerek,suçluluk
duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın.Yaramazlıklarım
için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın.Yanlış
davranışım üzerinde durup düzeltin.Ceza vermeden önce beni
dinleyin.Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.Beni
dinleyin.Öğrenmeye en yakın olduğumu anlar,soru sorduğum
anlardır.Açıklamalarınız kısa ve öz olsun. Beni
yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın.Ama başarabileceğim
işleri bekletin.Bana güvendiğinizi belli edin.Beni
destekleyin.Hiç değilse çabamı övün.Beni başkaları ile
karşılaştırmayın;umutsuzluğa kapılırım.Benden yaşımın
üstünde olgunluk beklemeyin.Bütün kuralları birden öğretmeye
kalkmayın;bana süre tanıyın.Yüzde yüz dürüst davrandığımı
görünce ürkmeyin.Beni köşeye sıkıştırmayın;yalana sığınmak
zorunda kalırım.Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı
yitirmeyin.Kızgınlığınızı haklı görebilirim,ama beni
aşağılamayın.Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın
.Unutmayın ki ben sizi yabancılarının önünde güç duruma
düşürebilirim. Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca
açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz size olan sevgimi
azaltmaz;tersine,beni size daha çok yaklaştırır.
Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum. Bana
kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye
çabalamayın.Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.
Biliyorum ara sıra sizi üzüyor,belki de düş kırıklığına
uğratıyorum.Bana verdikleriniz yanında benden
istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum.
Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse bir çoğundan
vazgeçebilirim;yeter ki beni ben olarak seveceğinize inancım
sarsılmasın.
Benden "örnek çocuk" olmamı istemezseniz,ben de sizden
kusursuz anne-baba olmanızı beklemem.Sevecen ve anlayışlı
olmanız bana yeter.
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi.Ama seçme
hakkım olsaydı,sizden başka kimsenin çocuğu olmak
istemezdim. www.matematikgeometri.com

******Değerli
Veli********
Tüm anne-babalar gibi sizler de çocuğunuzun başarılı bir
öğrenci, örnek bir insan,kendine ve ülkesine faydalı bir
birey ve iyi bir meslek sahibi olmasını istiyorsunuz.
Bir öğrencinin iyi bir eğitim alması, sadece okula bağlı
olan bir şey değildir.Bu konuda ailelere de çok büyük
sorumluluklar düşmektedir.Velinin okula katılımı olmadan tam
bir eğitim ve öğretimden söz etmek mümkün değildir.Siz, bir
veli olarak çocuğunuz ile ne kadar
ilgileniyorsunuz?Göstermeniz gereken ilginin ne kadarını
okuldan,idareciden, öğretmeninden bekliyorsunuz?
Günümüz modern eğitim anlayışında "Öğrenci,Öğretmen ve Veli"
üçgeni mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir olgudur.Siz
bir veli olarak, çocuğunuzla ilgili olan her türlü konuda ne
kadar sıklıkla okuluna gidiyorsunuz?Tüm öğrenciler, bir
çocuk olarak anne ve babasının kendisiyle ilgilenmesini
bekler.Bu ilgiyi görmedikleri zaman da,belli etmeseler de
hayal kırıklığına uğrarlar.
Çocuğunuz, yeni birinci sınıfa başlarken sizden destek
bekliyor ve sizin kendisini okula götürmesini istiyorsa,
yaşı ilerledikçe aynı ilgiyi farklı konularda da
bekleyecektir.Sizin de göstereceğiniz bu ilgi çocuğunuzun
okul başarısı ve uyumu konusunda son derece önemlidir.
Anne-baba olarak çocuğunuzun okul konusunda göstereceğiniz
ilgi sadece ders başarısı olursa, bu durum çocuğunuz için
yeterli olmayacaktır.Çünkü, öğrencide olsa,o bir çocuktur ve
sizden daha farklı beklentileri vardır.Çocuğunuzla
kuracağınız olumlu iletişimin ilk şartı, onu daha iyi
tanımak ve anlamaktır.Okul, ev ve yaşadığı çevreden daha
farklı bir kurum olduğundan, çocuğunuzda bu farklı ortamda
farklı kişilik özelliklerini gösterecektir.Bu özellikleri,
öğretmenlerinden ve idarecilerden öğrenmek son derece fayda
sağlayacaktır.
Okul idaresi tarafından okula davet edildiğinizde, sizden
sadece bazı isteklerde bulunulmaz.Öğretmenleri, çocuğunuzu
şikayet ve kötülemek amacı ile çağırmaz.Size çocuğunuz
hakkında bilmediğiniz özellikleri aktarmak ve daha iyi, daha
başarılı, daha mutlu bir öğrenci olması için sizlere
yardımcı olacak bilgileri vermek için çağırır.
Günümüzde, modern eğitim anlayışı içinde Rehberlik ve
Psikolojik Danışma Hizmetlerinin önemi ve ihtiyacı her geçen
gün giderek artmaktadır.Bu amaçla okullarımızda Rehberlik
Servisleri kurulmuş ve Rehber Öğretmenler, başta öğrenciler
olmak üzere çalışmalar yapmaktadır.Okullarımızda,
öğrencilere yönelik yapılan çeşitli araştırmalar sonucunda,
öğrencilerimizin siz aileleri ile bazı iletişim
problemlerini yaşadıkları tespit edilmiştir.Bu problemlerin
giderilmesinde, Rehberlik Servisi olarak siz velilere
çocuklarınız hakkında aydınlatıcı bilgiler vermek üzere
"Veli Toplantıları", "Panel" gibi etkinlikler düzenlemek
istiyoruz.Düzenleyeceğimiz bu etkinliklerde sizleri de
aramızda görmek istiyoruz.
www.matematikgeometri.com
ZAMAN YÖNETİMİ
Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmiş
öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bu gün Zaman
Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız"
dedi.
Kürsüye
yürüdü,
kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan,
kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde tas aldı ve
taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye
başladı. Kavanozun daha başka tas almayacağına emin olduktan
sonra öğrencilerine döndü ve"Bu kavanoz doldu mu?" diye
sordu.
Öğrenciler
hep bir ağızdan "Doldu" diye cevapladılar.
Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altına eğilerek bir
kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş
döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına
yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez
daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir öğrenci "Dolmadı
herhâlde" diye cevap verdi. "Doğru" dedi profesör ve gene
kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş
tüm kum taneleri taslarla mıcırların arasına nüfuz edene
kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu
mu?" diye sordu. Tüm sınıftakiler bir ağızdan "Hayır" diye
bağırdılar. "Güzel" dedi profesör ve kürsünün altına
eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar
doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek "Bu
deneyin amacı neydi" diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen
"Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha
ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır" diye atladı.
"Hayır" dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istediği
"Eğer büyük tasları bastan yerleştirmezsen küçükler
girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine
koyamazsın" gerçeğidir".
Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör
devam etti: "Nedir hayatınızdaki büyük taslar? Çocuklarınız,
esiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz,
hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına
faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız
belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu
aksam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük
taşlarınız hangileridir iyi karar verin.
Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak
yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o
zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de
ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir is adamı, gerçekte
de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir".
Profesör, ders bittiği hâlde konuşmadan oturan öğrencileri
sınıfta bırakarak çıktı...
Kaynak:
Kellog Business School (Northwestern Üniversitesi)
www.matematikgeometri.com
Karar vermek için
acele etmeyin!
Köyün birinde
bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu
kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki,
Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını
teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış
"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan
dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,
at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar
bunak,
bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala
satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...
İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.
"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının
kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu
oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"
demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini
henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler
ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman
yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.
"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın"
demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme
hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.
"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba
ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde
gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı
olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık
ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,
belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının
kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,
ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."
Lao Tzu
www.matematikgeometri.com
MODERN BİLİMİN
GELİŞİMİ VE TÜRKİYE
Bu Makale Çok Güzel Mutlaka Okuyun!
Bu yazıda modern bilimin oluşumu sırasında geçirilen
evreleri alt alta sıralayıp, ansiklopedik bir kronoloji
oluşturma yerine, modern bilimin gelişmesi sırasında
Türkiye’nin yeri ve modern bilimin niçin Batı’da, yani
Avrupa’da geliştiği ele alınacak, ilk atılımları yapmasına
rağmen, Uzak Doğu’da Çin’in, yakınımızda Orta Doğu’nun bunu
niçin başaramadığı ve hâlâ neden büyük güçlükler içinde
oldukları incelenmeye çalışılacaktır.
SİSTEMLİ bir düşünce biçimi olarak bilim, yaklaşık MÖ 600
yıllarında Yunan filozofları ile başlamaktadır. Bundan
öncesine rastlayan keşifler ve buluşlar, özel aletleri ve
teknikleri içermeleri açısından, birer ilk teknoloji
örnekleri olarak kabul edilmektedir. Bu keşifler ve buluşlar
astronomi, matematik ve tıp olarak sınıflandırılabilirlerse
de, bu bilgiler, evrenin nasıl çalıştığını sistemli
araştırmaya yönelik değildir, bu yönde organize
edilmemiştir. Bunun yerine, belirli ihtiyaçları karşılamak
için, belirli teknolojinin geliştirildiği görülmektedir.
Örnek olarak, evlerde bitkilerin yetiştirilmesi ve
hayvanların evcilleştirilmesinin gerektirdiği belli bilgi
birikimi verilebilir. Bu bilgi birikimi sadece belirli
ihtiyaçların giderilmesi ile sınırlıdır. Bilim gibi
bitkilerin ve hayvanların dünyasını sistemli araştırmayı
içermez. Fakat bu ilk teknolojiler, daha sonra gelişecek
olan bilimin ilk tohumlarını oluştururlar.
İlk büyük teknolojik gelişme bundan yaklaşık 10 000 yıl önce
hayvanların evcilleşmesi ve bitkilerin tarlalarda
yetiştirilmesi ile başlamaktadır. Tarım devrimi olarak kabul
edilen bu olayların birbirlerinden bağımsız olarak Orta
Doğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Amerika’da gerçekleştiği kabul
edilmektedir. Her ne kadar bazı kesimler yerleşim yerlerinin
tarım devriminden sonra oluştuğu görüşünde olsalar da, geniş
bir kesim, kasaba, şehir gibi yerleşim yerlerinin, tarım
devriminden önce olduğunu kabul etmektedir. Bunun en büyük
nedeni ticaret olarak gösterilmektedir. İlk kasaba ya da
şehirler ticaret yollarının üzerinde veya kesiştiği
yerlerde, ticaret yapabilmek amacıyla kurulmuştur.
Tarım devriminden sonra, uygarlıklar olarak adlandırılan
toplulukların oluşumu yaklaşık MÖ 3000 yıllarına
rastlamaktadır. Mısır’da merkezi devletin oluşumunun her yıl
olan sellere karşı koyabilme ihtiyacından doğduğu
düşünülmektedir. Mezopotamya’da ise, sulama projelerinin
merkezi kontrol ihtiyacı, uygarlıkların oluşmasında ivme
sağlamıştır. Diğer uygarlıkların oluşumu, Mısır ve
Mezopotamya uygarlıklarına göre daha az bilinmektedir. Bu
kültürlerin anlaşılması, süreç içinde insanların farkına
varması ile olmuş ve uzun zaman almıştır. Bu süreç hâlâ
devam etmektedir. Örneğin, Mısır’ın, Yunanlılar tarafından
iyi bilinmesi, Mısır uygarlığının daha erken öğrenilmesini
sağlamış ve Mısır’da arkeolojik çalışmalar daha Napolyon
zamanında başlamıştır.
Tarım devriminden sonra astronomi, matematik ve biyoloji
alanlarında sistemli olmayan bazı gelişmeler gözlenmiştir.
Astronomi alanında İngiltere’deki “Stonhenge” gözlemevi,
Mısır’da ilk takvimlerin 360-365 gün aralarında
belirlenmesi, güneş saatlerinin icat edilmesi ve muhtemelen
astrologlarca kullanılmak üzere yıldız kataloglarının
yapılmaya başlaması önemli gelişmeler olarak sıralanabilir.
Matematik alanında sayı sistemlerinin icadı, bu alandaki en
büyük gelişmeyi oluşturmaktadır. Mezopotamya’da 60’lı sayı
sistemi, matematikçilerin ikinci dereceden denklemleri
çözmelerine olanak sağlamıştır. Mısır ve Mezopotamya’da
geometrinin gelişmesine paralel olarak alan ve hacim
hesaplarında atılımlar yapıldı. p değerinde ilerlemeler
kaydedildi. MÖ yaklaşık 600 yıllarına doğru, işlemlerde yer
tutucu olarak sıfır yerine geçen semboller kullanılmaya
başlandı.
Bu dönemde biyoloji alanında belirli düzeylerde bilgi
birikimi oluşturulduğu, birbirinden bağımsız olarak Mısır ve
Güney Amerika’da geliştirilen mumyalama işlemlerinden
anlaşılmaktadır. Ayrıca Hammurabi yasalarından, Mısır’da ve
muhtemelen Mezopotamya’da, ameliyatın başarı ile yapıldığı
görülmektedir. Hammurabi yasalarında başarılı bir ameliyatın
fiyatı saptanırken, başarısız bir ameliyatın cezası ellerin
kesilmesi olarak belirtilmektedir. Zamanın en gelişmiş
tıbbına sahip Mısır’da pek çok ilaç kullanılmıştır;
bunlardan bazıları bugün bile etkili kabul edilmektedir.
Tarım devriminden sonra geliştirilen teknolojiler arasında
metallerin eritilmesi ve kullanımı, tekerleğin
geliştirilmesi ve ulaşım ile çömlek yapımında kullanılması
görülebilir. Bu dönemde ilk denizciler ortaya çıkmakta,
inşaatçılığın gelişmesi ile büyük tapınaklar ve saraylar
yapılmaktadır. Bunların yanı sıra, standart ağırlıkların,
ölçümlerin ve paranın ortaya çıktığını da görmekteyiz.
MÖ 600 yıllarında, Yunan uygarlığının yükselişi ile sistemli
düşünce biçimi olarak bilim gelişmeye başlamış. Bugünkü
üniversitelerin yaptıklarına görece benzer bilimsel
araştırmalar yapan “Academy”, “Lyceum” ve “Museum” gibi
enstitüler gelişmiştir. “Academy” ve “Lyceum”un MS 529 da
kapatılması ve “Museum” un harab edilmesinden sonra, bilim
tarihinde Yunan çağının kapanmasına karşın, etkileri 1000
yıl veya daha fazla sürmüştür.

MÖ 6. yüzyılda, Türkiye kıyısında şehir-devlet olan
Miletus’da doğan üç İyonya filozofu, Thales, Anaximander ve
Anaximenes, doğayı ilk mitoloji ve din dışında, nedensellik
içinde sorgulamaya başlamışlardır. Her ne kadar Yunan bilimi
Mısır ve Babil düşünce ve pratiklerinin devamı olarak kabul
edilebilirse de, Yunanlılar gözlemlerinin dışında ilk genel
prensipler arayanlardı. Yunanlılar’dan önce bilim, asıl
olarak gözlemlerin toplanması ve pratiğe uygulamasından
ibaretti.
Bilimin niçin ilk Yunanlılarla geliştiği noktasında pek çok
neden ön plana çıkmaktadır. Yunanlılar denize açılan,
merkezi olmayan ekonomiye sahip, şehir-devletlerde üst sınıf
vatandaşlarca yönetilen insanlardı. Her ne kadar popüler bir
din yaygınsa da, Yunanlılarda katı organizasyona sahip din
hiyerarşisi yoktu. Babil ve Mısır’da gerçekte dini
liderlerin elinde olan bilim, Yunanlılarda sıradan
insanların elindeydi. Bütün bunlar Yunanlılarda düşüncelerin
özgürce ifade edilmesini sağladı. Dolayısıyla felsefi
düşünceler serbestçe tartışılabiliyordu. Yaradılış teorisi
Yunan dininde yoktu. Bilim bir anlamda başlangıç hakkında
teoriler üreterek, dinin rolünü oynamaktaydı. Bununla
birlikte, var olan dinle filozoflar arasındaki çatışmalar
özellikle MÖ 5. yüzyılda keskinleşti. Bu keskinleşme
Anaxagoras’ın Atina’dan sürülmesine, Sokrat’ın
öldürülmesine, Aristo’ya saldırılmasına kadar vardı.

Küçük Asya’dan başlayan Yunan kültürü ve bilimsel düşünme,
daha sonra Yunan adalarına ve İtalya’nın güneyindeki Yunan
kolonilerine kadar uzandı. İlk Yunan biliminin materyalist
olduğu görülmektedir. Leucippus ve Democritus gibi atomist
düşünceyi geliştirenler, madde tarafından şekillendirilmeye
inandılar. Eflatun (Plato) okulundan etkilenen Pisagorcular,
bilimsel düşünceyi daha metafizik yöne çevirdiler.
Dördüncü yüzyıl civarında Atina, Yunan entellektüel
aktivitesinin merkezi durumuna geldi. Antik Yunan döneminin
en önemli adının, ilk gerçek bilim filozofu ve Atina’da
Lyceum enstitüsüne önderlik eden Aristo olduğunu
görmekteyiz. Günümüzde hâlâ bilimsel düşüncede rol oynayan
“tümevarım-tümdengelim” yöntemi Aristo tarafından
geliştirilmiştir. Bu yönteme göre, doğanın araştırılması
önce gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılması (tümevarım)
ve daha sonra genel prensiplere dayanarak gözlemlerin
açıklanması (tümdengelim) aşamalarını içermektedir. Aristo,
Büyük İskender’in hocalığını yapmıştır. MÖ 323’te ölen
İskender’in ordusu Yunanistan’dan Hindistan’a kadar geniş
bir alanı ele geçirmiştir. Bu esnada Yunan veya Helen
kültürünü yayarak, günümüzde Helenistik olarak adlandırılan
kültürün doğmasına neden olmuştur. Helenistik kültürün
özellikle Mısır’da güçlü olduğunu, İskenderiye şehrinin bir
merkeze dönüştüğünü görmekteyiz.

MÖ 146’dan itibaren, her ne kadar Yunan gelenekleri sürdüyse
de, Mısır dışında Akdeniz’in tamamı Roma egemenliğine geçti.
Romalılar bilime doğrudan saldırmadılarsa da, bilim Roma
egemenliği altında gelişemedi. Arşimet’in cahil bir Roma
askeri tarafından bilinçsizce öldürülmesi, Roma egemenliği
altında bilimin nasıl olduğuna çok açık bir örnektir. Roma
hakimiyetinden sonra Helenistik bilimin gelişmesinin
Mısır’da sürdüğü görülmektedir. MS 3. yüzyıldan sonra
Helenistik bilim iyice inişe geçmiştir. Bu durum, MS 395’te
Helenistik dünyanın, Bizans İmparatorluğu’nun parçası haline
gelmesi ile iyice kötüleşmiştir.
Hıristiyan kilisesi yükselişi de bilimin gelişmesinde
olumsuz rol oynamıştır. Kilise öğretisinin deneysel bilgiye
uymamasının bu konuda önemli sorumluluğu olmuştur. Aziz
Augustine’nin, bütün doğal proseslerin ruhsal amaç içerdiği
yönündeki öğretisi, doğaya bakışı derinden etkilemiştir.
Bağımsız bilgi ve bilimin dinsel inanışla
ilişkilendirilmesi, İskenderiye’deki Serapis Tapınağı
kütüphanesinin Piskopos Theophilus tarafından, MS 390’da
yakılmasına ve matematikçi Hypatia’nın MS 415’de İskenderiye
piskoposu Aziz Cyril tarafından öldürülmesine yol açtı.

Antik Yunan döneminde önemli bilimsel gelişmeler
sağlanmıştır. O günkü birçok buluş, bugün hâlâ geçerliliğini
korumaktadır. Arşimet’in ve Öklid’in buluşları birer
örnektirler. Bütün bu bilimsel gelişmeye rağmen,
teknolojinin aynı paralelliği gösterdiği söylenemez. Bunun
en büyük nedeni, antik çağın büyük çapta köleliğe dayalı
olmasıdır. Ucuz iş gücünün varlığı, yapılan işleri
kolaylaştırma yönündeki isteği köreltmiş, teknolojik
gelişmeleri bilimsel gelişmelerin çok gerisine itmiştir.

Antik çağın Atina’daki büyük öğrenim merkezleri Academy ve
Lyceum’un MS 529’da Bizans İmparatoru Justinian tarafından
kapatıldı. MS 641’de İskenderiye Müzesi’nin Araplar
tarafından yıkıldı. Bunların etkisiyle Avrupa’daki bilimsel
etkinlikler hemen hemen tümüyle durdu. Hellenistik dönem ile
Rönesans arasında kalan boşluğun, MS 700 ile MS 1300
arasında gelişen İslam kültürü tarafından doldurulduğu
görülmektedir. Bu dönemde İslam uygarlığı, metamatikten
astronomiye kadar bilime pek çok önemli katkılarda
bulunmuştur. Bu dönemde İslam uygarlığında bilimin
gelişmesinin pek çok nedeni bulunmaktadır. Yoğun ticaret
etkinliklerinden dolayı Araplar, Hint ve Çin kültürleri gibi
pek çok kültürlerle ilişki içindeydiler. İran, Türk, Yahudi,
Hıristiyan kültürleri, İslam dünyasının parçası haline
gelmişti. Bütün bunlar Arap düşüncesine yeni fikirlerle
katkıda bulunmuştu.
İslam dünyasında, İslam dininin güçlü birleştirici faktör
olmasının yanında, Arap dili de önemli rol oynamıştır. Antik
çağın pek çok eseri Arapça’ya çevrilmişti. 6. yüzyılda
Süryanice’ye çevrilen Yunan eserleri, Araplar tarafından
Suriye’nin işgali ile Arapça’ya çevrildi. Pek çok Hint
çalışması da bu sıralarda yine Arapça’ya çevrildi.
Bu dönemde, İslam dünyasında çok sayıda merkezin kurulduğunu
görmekteyiz. Bu merkezlerde kitaplar çevrilmekte,
kütüphaneler, gözlemevleri kurulmaktadır. Bunlardan en
önemlileri, Bağdat’ta Al-Ma’mun tarafından MS 800’lerde
kurulan “Bilgelik Evi”, İspanya da 10. yüzyılda Avrupa’nın
en zengin ve büyük şehri olan 40 000 kitaplık kütüphanesi
ile “Islamic Cordoba” ve İran’daki “Maragha” gözlemevi ve
okulu sayılabilir.
İslam uygarlığının bilimsel alanda en önemli gelişmelerinden
biri Maragha gözlemevinde yaşanmıştır. 11. yüzyılda, İbn el-Haytham
ile başlayan tartışmalarda, Helenistik dönemde yaşayan
Batlamyus’un (Ptolemy) “Almagest” de öne sürdüğü, Dünya
merkezli gezegen sisteminin yanlış olduğu öne sürülmekteydi.
Bu tartışma el-Urdi, el-Tusî, Şirazlı Kutbeddin ve İbn el-Şatir
gibi isimleri de içererek sürdü. 14. yüzyılda İbn el-Şatir
ile sonuçlanan bu gelişme, gezgen sisteminin Batlamyus’un
öne sürdüğü gibi Dünya merkezli değil, Güneş merkezli
olduğunu söylüyordu. Bu sistem, yaklaşık 200 yıl sonra
Kopernik’in Güneş merkezli sistemi ile hemen hemen aynı idi.
Pek çok tarihçinin, Kopernik’in Maragha okulunun gezegen
sisteminden haberi olduğundan şüphelenmesine rağmen, bu
yönde bir kanıt ele geçmemiştir.
İslam uygarlığı döneminde matematik ve tıpta da önemli
gelişmeler sağlandı. Yunan ve Hint matematik bilgileri
birleştirildi. Bununla yetinilmeyerek, denklem çözme ve
trigonometri geliştirildi. “Cebir” adı bu dönemde yetişen
Muhammed İbn Musa el-Harezmi’nin kitabı “El Cebiri”den
gelmektedir.
Tıp, bu dönemde, İslam uygarlığında çok ileri durumdaydı.
Öyle ki, İbn-i Sina’nın öğretileri uzun yıllar Avrupa’da
kullanıldı. Tıbbın bu derece ileri olmasına karşın, İslam
yasalarının ölülerin kesilmesini yasaklamasından dolayı,
anatomide ilerleme sağlanamadı.
İlk kuruluşları 9. yüzyıla kadar giden medreseler, 11.
yüzyılda yüksek öğrenim enstitüleri olarak çoğalmaya
başladı. Batıda daha sonra oluşacak olan kolejler düzeyinde
olan bu eğitim kurumları, batı eğitim kurumlarından çok
farklılıklar gösteriyordu. Medreselerde eğitim din etrafında
merkezlenmişti. Felsefi ve doğa bilimleri dışarıda
bırakılmıştı. Felsefe ve antik bilimlerin eğitime dahil
edilmemesinin başlıca nedeni, din ileri gelenleri tarafından
bu konulara şüphe ile bakılmasıydı. Bununla birlikte, bu
konularla ilgili kitaplar kopye edilerek okul ve cami
kütüphanelerinde bulunduruldu. Buna rağmen doğal bilim ve
felsefe öğrenmek isteyenler, ancak evlerde özel ders alarak
bunu yapabiliyorlardı. Bir okul olmadığından, her dersin
hocası başka başka kentlerde bulunuyordu. Örneğin,
matematikten sonra astronomi öğrenmek isteyen başka bir
kente gitme zorunda kalıyordu. Dolayısıyla, bilim ve
felsefede kurumlaşma söz konusu olamıyordu; bu durum
uzmanlaşmış bilimsel eğitimin ve araştırmanın önüne engeller
koymaktaydı.
Medreselerde eğitim müderrisler (ders veren) tarafından
yapılmaktaydı. Her medreseye hakim olan bir müderris vardı.
Eğitim bu kişinin kapasitesi sınırlarında ve otoritesi
altında sürdürülmekteydi. Öğrenciler müderrisin verdiklerini
okumak, kopya etmek ve ezberlemek durumundaydılar.
Öğrencilerin mezun olmaları ve öğrendiklerini öğretmeleri
müderrisin onayı ile olmaktaydı. Genelde bu okulları
bitirenler, müderrislerinin geleneklerini sürdürmekteydiler.
Dolayısıyla, bu tip bir eğitim tümüyle kişisel boyutlarda
kalmaktaydı. Öyle ki, bu eğitim yerlerinin yeterlik
konusunda devletin, sultanın ve hatta halifenin bile etkisi
yoktu. Dışarıdan bir denetimin ve standartın sağlanamaması,
özellikle tıpta işi aldatmalara bile götürebilmekteydi.
Doğa bilimleri ve felsefe öğreniminde kurumsallaşamama, din
eğitimi merkezli medreselerde bile eğitimin kişisel
düzeylerde kalması, Orta Doğu’daki bilimsel gelişmelerin 11.
yüzyıla doğru inişe geçmesinde ve 12. yüzyıldan sonra
Avrupa’nın gerisinde kalmasında önemli etkenlerdir.
Kilise ilk yüzyıllarda bilime, karşı durmuş ama antik
öğretimin korunmasında önemli roller oynamıştır. İlk
üniversitelerin öncüleri olan katedral okulları, okumayı
yetişkin yaşında öğrenen, yazmayı ise hiç başaramayan
İmparator Charlemagne’nin “her manastıra bir okul” emri ile
700’lerin sonlarında kurulmuştur. Bununla birlikte,
Avrupa’da bilimin tekrar canlanmasında en önemli faktör
İslam kültürü ile ilişki kurulmasıdır. İspanya’da Müslüman
işgali boyunca Hıristiyan piskoposluğunun korunduğu Toledo,
İslam öğretisinin önemli merkezlerinden biriydi. Bu şehrin
1085’te tekrar Hıristiyanlar’ın eline geçmesinden sonra, pek
çok Avrupalı Araplarla çalışmak üzere oraya gitti.
Avrupalılar’ın İslam kültürü hakkında en fazla bilgi sahibi
olmaları ise Haçlı Seferleri ile olmuştur. 1150’den 1270’e
kadar çok sayıda İslam eseri Avrupalılar’ca elde edildi ve
Arapça’dan Latince’ye veya başka dillere çevrildi.
Bu süreç içinde Avrupa’nın öğrenim ve din merkezlerinde,
Orta Doğu ülkelerinden farklı gelişmeler görmekteyiz. İslam
uygarlığında eğitim kurumlarına kadar hayatın her alanının
din kuralları ile yönlendirilmesine, kurumsallaşmaya
gidemeyip kişisel düzeylerde kalınmasına ve özerkleşememeye
karşın, Avrupa’da kilisenin yedinci yüzyıldan itibaren Roma
yasalarını almaya başladığını ve 1072 ile 1122 arasında
“Papalık devrimi” olarak adlandırılan bir geçişle
özerkliğini ilan ettiğini görmekteyiz. Bu sıralarda Dünyanın
ilk üniversitesi, İtalya’da Bologna’nın özerk olduğunu,
kurumsallaşarak mezunlarına doçent derecesini, oluşturduğu
bir kurulun onayı ile verdiğini görmekteyiz. Öyle bir
noktaya gelinir ki, İslam dünyasında pek ilgi görmeyen
birçok antik filozof ve bilim insanının, özellikle
Aristo’nun, Aziz Thomas Aquinas gibi bazı kilise adamları
tarafından Hıristiyan dinine uygun oluduğu ileri sürülmeye
başlanır. 3. yüzyılın başlarına kadar Aristo düşüncesinin
kilise içinde çatışmalara yol açtığı görülmektedir.
Kilisenin en büyük tepkisinin 1277’de Paris Piskopozu
tarafından dile getirilmesine karşın, artık çok geç
kalınmıştır ve özellikle 14. yüzyıldan itibaren bilim
insanları, özerk araştırma alanında çok daha önemli yollar
katetmişlerdir. Paris ve Oxford Üniversiteleri’nin yanında
pek çok Avrupa üniversitesi, gerek bilimsel araştırmalarda
gerekse öğrenimde objektif, kişisel olmayan, evrensel
ölçütler geliştirme yönünde yoğun çabalar göstermişlerdir.
İslam dünyasında artık duran bilimsel gelişmeler, Avrupa’da
büyük bir hız kazanır. Bilimsel gelişmelerin yanında,
ortaçağda toplumsal yapı Avrupa’da köleliğe dayandığı için,
teknolojinin de büyük bir hızla geliştiği görülmektedir.
Matbaa ve kâğıt Batı’dan 400 yıl önce Çin’de bulunmuştur.
Ancak, Çin ile ilişkisi Avrupa’ya göre çok daha fazla olan
İslam dünyasınca bunların bilinmesine rağmen, ne Çin’de ne
de İslam dünyasında büyük etkiler uyandırmıştır. Aksine,
İslam dünyası 19. yüzyılında başlarına kadar matbaanın
kullanımını yasaklanmıştır. Çin’dekinden daha gelişmiş bir
matbaanın 15. yüzyılda icadı ile, büyük bir bilgi dolaşımına
Avrupa’da tanık olmaktayız.
Avrupa’da matbaanın ilk bulunduğu 1450’lerden 1500’lere
kadar, yani 50 yıl içinde basılan kitap sayısı 40 bin
civarındadır. Bu tarihlerde matbaanın, Osmanlılar’da, 1485
yılında Sultan II. Beyazıt tarafından yasaklandığını ve bu
yasağın 1515’te I. Selim tarafından tekrarlandığını
görmekteyiz. İlginçtir, ilk Arapça kitaplar Avrupa’da 16.
yüzyılın başlarında basılmış, 19. yüzyılın başlarında
Amerikan Protestan misyonerlerinin Malta’daki bir matbaayı
İzmir’e taşımaları ile Anadolu’ya girmiştir.
Matbaanın Osmanlı’ya girişi 1494 yılında olmuştur.
Sonraları, fakir bir Hıristiyan aileden gelen İbrahim
Müteferrika’nın matbaasında ilk basım, 1729’da Şeyhülislamın
fetvasını ve padişahın fermanını alması ile olmuştur. Yani
icadından 281 yıl sonra, matbaanın ilk bulunuşundan sonraki
50 yıl içinde Avrupa’da 40 bin kitap basılmasına karşın,
İbrahim Mütferrika yaşamı oyunca 17 kitap basabilmiş,
matbaanın girişinden 100 yıl sonrasına kadar ise sadece 180
civarında kitap basılabilmiştir.
Avrupa’nın 12. yüzyıldan itibaren bilimde ve eğitimde
özerkleşmeye ve kurumsallaşmaya başlamasına karşın,
Osmanlılar’a baktığımızda bunun tersini görmekteyiz.
Osmanlılar’da ilk medrese 1330’da Orhan Bey tarafından
İznik’de kuruluyor. Medreselerdeki eğitimin esası din ve
ahlâk üzerineydi. 15. ve 16. yüzyıllarda medreselerde doğa
bilimleri, tıp ve matematik eğitimine de rastlanmaktadır.
Özellikle Fatih döneminde hem medrese sayısında hem de
medreselerdeki müsbet bilim derslerinde önemli gelişmeler
olmuştur.
Fatih, gençliğinden itibaren bilim ve sanata ilgi duymuş ve
önem vermiştir. Sarayda zengin bir kütüphane kurmuştur. Batı
bilim ve kültürü ile en iyi ilişkiler bu dönemde kurulmasına
karşın, medreselerde okutulan doğa bilimleri, tıp ve
matematik dersleri, İslam dünyasındaki bilimsel gelişmeye,
İbni Sina ve Farabi’nin eserlerine dayanıyordu. 16.
yüzyıldan sonra artık bunların da okutulmadığını
görmekteyiz. Kopernik’in 1543’teki Güneş merkezli gezegen
sisteminden ve Newton’un 1687’deki “Principia”sından
Osmanlılar’da kimsenin haberi yoktu veya bilen birkaç kişi
de savunamıyordu. Tezkereci Köse İbrahim Efendi’nin
Fransızca’dan çevirdiği, Güneş merkezli gezegen sistemini
anlatan kitap yayımlandığında, Kopernik’in kitabının
yayımlanmasının üzerinden 117 yıl geçmişti. Daha sonra
Ebubekir Efendi 1685’te İbrahim Müteferrika da 1733’de
yayınladıkları yazılarda, Kopernik’in Güneş merkezli
sisteminden bahsettiler. Fakat hiçbiri bu sistemi
savunmadılar. Üçü de Dünya merkezli gezegen sistemini
benimsemeyi sürdürdüler. Neredeyse Kopernik’ten 200 yıl
sonra bile Osmanlılar’da kimse bu sistemi savunamıyordu.
Bütün bu kurumsallaşamama, özerkleşememe ve merkezi
otoritenin baskısı altında kalma, bilimsel gelişmeyi cılız,
bireysel düzeylerde bıraktı. Çoğunlukla da bu bireysel,
cılız yükselişler, acı ve ilginç şekillerde kayboldular.
Bunlardan bazı örnekleri şöyle verebiliriz:
15. yüzyılda yaşayan Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet
döneminin önemli astronomi bilgini ve matematikçisidir.
Fatih’in isteği ile İstanbul’da iyi bir maaşla Ayasofya
Medresesi müderrisliğinde çalışmıştır. Gök cisimlerinin
hareketleri ve Dünya’dan uzaklıkları üzerine çalışmalar
yapmış, İstanbul’un enlem ve boylam derecelerini
hesaplamıştır.
Bu yüzyılın diğer bir siması, Ali Kuşçu’nun öğrencisi
matematikçi Molla Lütfi’dir. Bilimleri sınıflandıran bir
kitap yazmış, doğa bilimleri, matematik, felsefe için
kullanılan Osmanlıca deyimler üzerine çalışmalar yapmış,
“Delos Problemi” nin çözümünü vermiş ve boyutların iki
katına çıkarılmasının, o hacmin ikileştirilmesi değil, sekiz
defa büyütülmesi anlamına geldiğini açıklamıştır.
Geometrinin iyi bilinmemesinden dolayı kadıların o dönemde
yanlışlıklar yaptıkları ve yanlış hükümler verdikleri
bilinmektedir. Molla Lütfi akılcı eleştirel ve sözünü
esirgemeyen bir yapıya sahipti. Bu yüzden istismar edilecek
ve dinsizlikle suçlanarak 1494’te Sultanahmet At Meydanı’nda
idam edilecektir.
En çarpıcı örneklerden biri ise Piri Reis’tir (1470-1554).
En son keşifleri gösteren iki dünya haritası bugün bile ilgi
konusu olan Piri Reis, Süveyş donanması komutanıyken, güçlü
Portekiz donanmasının Basra’ya yaklaşması üzerine, üç gemi
ile kaçmış ve iki gemi ile Mısır’a gelebilmiştir. Basra
Valisi’nin “rüşvet alarak kaçtı” şeklindeki ihbarı üzerine,
bu büyük haritacı ve coğrafyacı 1554’te Mısır’da idam
edilmiştir.

16. yüzyılda İstanbul Tophane’de kurulan rasathane, Osmanlı
bilim tarihinin belki de en ilginç ve parlak bilimcisi
Takiyüddin (1520-1585) tarafından gerçekleştirilmiştir
(Bakınız Bilim ve Teknik, S:...). Rasathane, zamanın en
büyük astronomu sayılan Tycho Brahe’nin rasathanesi ile
eşdeğer düzeydedir. Güneş parametrelerinin hesaplanmasından
elde edilen sonuçlar ise Brahe’ninkinden daha doğrudur. Ne
yazık ki bu rasathanenin ömrü fazla sürmemiş, İstanbul
üzerinde görülen bir kuyruklu yıldız, 1578’de İstanbul’da
görülen veba salgını, rasathanenin uğursuzluğuna
sayılmıştır. Şeyhülislamın, “Gözlem yapmak uğursuzluk
getirir, Evren’in sırlarını küstahça anlatmaya cüret etmenin
vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir
memlekette mamur devletin tahrip olmadığı ve devlet
yapısının zelzeleye uğramadığı görülmedi” şeklinde fetva
vermesi üzerine, 1580’de rasathane topa tutularak yerle bir
edilir. Yeni bir rasathane ancak 331 yıl sonra 1911’de
kurulmuştur.
Osmanlı döneminin parlak adlarından bir başkası ise,
Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’un hocalarından Gelenbevi
İsmail Efendi’dir (1730-1791). İsmail Efendi en ünlü Osmanlı
matematikçilerindendir. Fizik, trigonometri ve mantık
konularında eserleri vardır. 1787’de İstanbul’a gelen bir
Fransız mühendis “şu adam Avrupa’da olsaydı, ağırlığınca
altın ederdi” demiştir. İsmail Efendi, mühendishane
hocalığından sonra Yenişehir kadılığına tayin edilmiş,
Şeyhülislamın bir meseleden dolayı kendisini şiddetle
azarlaması üzerine beyin kanaması geçirerek ölmüştür.
Şarizade Ataullah Efendi (1771-1826), ilk çağdaş anatomi
kitabını yazan hekimdir. Bektaşi ve materyalist olduğu
gerekçesi ile Tire’ye sürülmüş, kısa bir süre sonra Ataullah
Efendi’ye yapılan muamelenin haksız olduğu anlaşılmış ve
hakkında af çıkarılmıştır. Ancak fermanı kendisine okuyan
Tire Voyvodası Eğinli Ali Bey, itlakınıza (affınıza)
diyeceği yerde itlafınıza (idamınıza) deyince, Ataullah
Efendi kalp krizi geçirerek ölmüştür. Osmanlı döneminde
bilime karşı bu içler acısı tutuma daha anlaşılır hale
koymak için şu iki örneği vermek yararlı olacaktır. Çiçek
aşısının dine aykırı olmadığına dair fetva 1845 yılında
verilmiş, ancak diş dolgusu yaptırmanın dine aykırı
olmadığına dair fetva Osmanlı döneminde alınamamış, bu
yasağın kaldırılması Cumhuriyet dönemine kalmıştır.
İslam ülkelerinde görülen kurumsallaşamama ve özerkleşememe,
merkezi hükümetin hayatın her alanına müdahalesi, bilimin
Osmanlılar’da gelişimini de büyük ölçüde engellemiştir.
Bilimin gerçek önemi hiçbir zaman kavranamamıştır. Çeşitli
alanlardaki reform girişimleri ise, devleti güçlendirmeye
yönelik olmuştur. Bundan dolayı öncelikle askeri alanlarda
güçlenme hedeflenmiş, asker amaçlı okullara ve eğitime her
zaman öncelik verilmiştir.
Bugün bile ülkemizde yeterince anlaşıldığı şüpheli olan,
bilim olmadan teknoloji olamayacağı gerçeği, Osmanlı
döneminde hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Bilimin Batı’da
yükselişi karmaşık bir süreç içermiş, sanayi devrimi
bilimsel devrim, Rönesans, reform ve aydınlanma çağını
kapsayan bir süreç sonucunda gerçekleşmiştir.

Yine de, Türkiye’nin diğer İslam ülkelerinden ileriye
geçmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile olmuştur.
Cumhuriyet’in ilanından dört ay sonra Tevhid-i Tedrisat
(Öğrenim Birliği) kanunu ile medreselerin kapatılması kararı
alınmış, 1925’e kadar da tamamı kapatılmıştır. 1924’te
ilkokulların karma eğitim görmesi kararı alınmış ve kız
öğrencilerin erkek, orta ve yüksek eğitim kurumlarına
gitmesi serbest bırakılmıştır. Şeyhülislamlık kurumu lağv
edilerek, 1927’de ilk, orta ve liselerden din dersleri
kaldırılmıştır. 1928’de Harf Devrimi gerçekleştirilerek,
Osmanlı ve Türk tarihinde ilk kez eğitimin önemi
vurgulanmış, Maarif Vekili Mustafa Necati, “bütün çocukların
okula gittiği, bütün köylerinde okul ve öğretmen bulunan bir
ülke” hedefini açıklamıştır. 1938-1946 döneminde Maarif
Vekilliği yapan Hasan Âli Yücel, Batı ve Doğu dillerindeki
hemen hemen bütün klasik eserlerin Türkçe’ye çevrilmesini
gerçekleştirir. Ayrıca, 14 mesleki ve edebi dergi ile
ansiklopedi de bu dönemde yayımlanır. 1927’den itibaren,
sınavla yetenekli öğrenciler yurtdışına eğitime gönderilmeye
başlanır.
Bütün bunlar, ülke çapında girişilen genel eğitime yönelik
aydınlanma hareketinin parçalarıydı. Ülkenin temel
bilimlerle ilgili tek üniversitesi Darülfünun’du, fakat
ülkenin genel aydınlanma hareketine, gerek kaynak
yetersizliğinden gerekse bilgi eksikliğinden ve konunun
öneminin kavranamayışından ayak uydurulamıyordu; bilimsel
çalışma düzeyi son derce düşüktü. 1932 yılında, Darülfünun
hakkında bir rapor hazırlamak üzere, Cenevre Üniversitesi
profesörü ve eski rektörlerinden Malche, hükümet tarafından
Türkiye’ye çağrılır. İncelemelerinden sonra Prof. Malche,
hazırladığı raporunda özetle şöyle der: “Öğrenim metotları
ortaçağdan kalmadır. Öğrenciler dersleri tamamen pasif
olarak dinlemektedir; kendi kendilerine çalışmaları için
teşvik görmemektedirler. Öğrencilerin yabancı dil bilgisi
yetersizdir. Türkçe bilimsel yayın yok. Hocalar maaşlarının
azlığı sebebiyle ikinci vazifeler almak zorunda kalıyorlar.”
Darülfünun 1933’te kapatılarak, İstanbul Üniversitesi adı
altında yeniden kuruldu. 240 hocasından 157’sinin görevine
son verildi. Bunlardan 71’i profesördü. Öğretim üyesi açığı,
Avrupa üniversitelerinden dönen Türkler ve Nazilerin
baskısından kaçan Alman ve Avusturyalı bilim insanları ile
hafifletildi.
Türkiye’de temel bilimler alanında ilk gerçek üniversitenin
böylece, 1933 yılında kurulduğu söylenebilir. Bundan sonraki
en önemli gelişme ise, Orta Doğu Teknik
Üniversitesi’nin 1956’da ve Türkiye Bilimsel ve Teknik
Araştırma Kurumu’nun 1963’te kurulmasıdır.
Bugünkü durum, derin yetersizlikleri sürdürmesine rağmen,
çok kötü değildir. Temel itici güçler olan kurumsallaşma ve
özerkleşme hâlâ yerine oturtulamamış, temel bilimler ile
teknoloji arasındaki ilişkiler, hatta bunların önemleri bile
yeterince kavranılamamıştır. Bütün bu derin yetersizliklere
rağmen bugün tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş
bilimsel ve teknolojik potansiyel mevcuttur. Yurtiçinde ve
dışında pek çok bilim insanımız uluslararası bilim
literatürüne katkılarda bulunmaktadır. Mevcut potansiyel
akılcı yöntemler kullanılarak, kurumsallaşma ve özerkleşme
yönünde net ilerlemeler sağlanırsa, çağdaş medeniyetler
seviyesine ulaşma yönünde önemli adımlar atılabilir.
Turan Öztürk Doç. Dr. TÜBİTAK MAM Kimya Böl.Kaynakla
www.matematikgeometri.com
Adıvar, A. Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul, 1982
Ashby,E. Techonogy and The Academics, Londra, 1959.
Bahadır, O. Osmanlılarda Bilim, İstanbul, 1996.
Cohen, I. B. Rovolution in Science, Massachusetts, 1985
Hellemans, A., B. Bunch. The Timetables of Science, New
York, 1988.
Huff, T. E. The Rise of Early Modern Science, New York,
1995.
Makdisi, G. The Rise of Colleges: Institutions of Learning
in Islam and the West, Edinburgh, 1981.
OKULLARDA MATEMATİK EĞİTİMİ
Bilgi Çağında nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?
Kritik düşünemeyen ve bilgi üretemeyen milletlerin
Bilgi Çağı’nda mutlu olma şansları da yoktur. Bu nedenle her
seviyedeki okullar, milli tarih ve kültür bilincini, kritik
düşünme becerilerini, sorgulama cesaretini, öğrencinin
bireysel kabiliyetlerinin farkına varmasını ve
geliştirmesini, bir toplum ve bir kültüre ait olma
bilincini, yaratıcı gücünü, bireysel ve işbirliği halinde
çalışma ve iş yapma alışkanlığını kazandırmayı ve bunu bir
bütünlük ve denge inde sürdürmeyi başarmalıdırlar.
Okullarda Matematik Yapmayı Öğretmeliyiz
Okullarda, matematik bilgi ve kuralları ezberletmeden
vazgeçip matematik düşünme ve matematik ifade etme ve
matematik yapmayı öğretmeliyiz. Matematik evrensel bir dil
olduğu için gerçek hayatı anlamamızı ve en etkili bir
şekilde ifade etmemizi sağlayan akli bir bilimdir. Herhangi
bir fikrin bilimsel olması demek, o fikrin gözlem, deney,
matematik mantık ve matematik yoluyla doğruluğundan emin
olunmuş bilgi demektir. İşte bu doğru ve güvenilir bilgi
kullanılarak gerçek hayat problemleri çözülürse hayat
kolaylaşmış oluyor. Bu nedenle, okullarda matematik yapma ve
matematik ifade etme becerilerini kazandırmak oldukça
önemlidir. Bu beceriler, problem yaratan insan yerine,
problem çözen insan tipini yetiştirmeyi de sağlayacaktır.
İnsanlar, matematik bilgi ve mantıklı düşünme olmadan
olayları değerlendirdiklerinde yetersiz anlam verme
dolayısıyla hem kendilerine hem de topluma zarar
vermektedirler. Öğretim ortamlarında, çocukların kendi
fikirlerini oluşturmalarına yardımcı olmaz ve izin
vermezseniz, düşünemeyen, sorgulayamayan ve üretemeyen bir
insan modeli çıkarırsınız. Bu insan tipi kendi başına
düşünüp üretemediği için başkalarının fikirlerini,
değerlerini, ürettiklerini değiştirerek kullanma ve hile
yapma yolunu tercih eder. Başkalarından çözüm bekleme
alışkanlığı kazanır. Toplumumuzdaki bilimsel aşırma ve
kalitesiz insan davranışlarının hem nedenini hem de çözümünü
eğitimde aramak gerekir.
Matematik Öğrenmek Zorundayız
Matematik öğretmek demek, soyut kavramları ve
kuralları öğrencilere ezberletmek değil, gerçeğin
modellenmesini temel alan, problem çözme ve anlamlandırma
süreci ile oluşan bilgi ve yine bu süreç içinde gelişen
beceriler olarak algılanmaktadır.
İnsanoğlu niçin Matematik öğrenmek
zorundadır?,İnsanoğlunun karakteristik vasfı, düşünen ve
akıl yürüten bir varlık olmasıdır.
Düşünme ve akıl yürütme, bireyin kendisini, doğayı ve
karşılaştığı yeni problemleri, doğa ve insan tarafından
üretilmiş değerleri anlama ve sorgulayarak, irdeleyerek,
ilişkilendirip, simgeleştirip, karşılaştırıp sistematik
kurarak sonuç çıkarmak, bilgi ve deneyim oluşturmak
etkinliklerini içerir.
İnsanoğlunun düşünme ve akıl yürütme dünyası,
karşılaştığı problemleri çözme sanatını, bilgi keşfetme,
yaratıcılık, sanat, estetik yapma, sistem kurma, yüce
değerleri doğru anlama ve haz duymayı, kendi özgür irade ve
düşünme gücünün farkına varmasını içerir. İşte bu düşünme ve
akıl yürütmeye dayalı güzelliklerin, sanat ve estetik
değerlerin hayat bulduğu alanlardan bir de matematiktir.
Sadece, bunlar bile bir insanın matematik öğrenmesi için
yeterli bir neden sayılmaz mı? Ne yazık ki ezberci matematik
öğretimi yüzünden çocuklar, düşünme sanatının
inceliklerinden, matematik içindeki düzenlilikten,
sistematikten ve estetikten nasip almadan ve anlayamadan
okumaktadırlar. Çünkü öğretenlerde öyle yetiştirildiler. En
temel kavramlardan biri olan rakam veya sayı kavramını
tanımlamaya çalışınız. Başaramadığınızı görebilirsiniz.
İfade edemediğinizin ve anlamadığınızın farkına
varabilirsiniz.
Doğanın bir dili varsa o da matematiktir. O halde,
doğa içindeki olguları, insanın kendisini ve sahip olduğu
değerleri anlaması için matematik öğrenmesi gerekmez mi?
Kaynak :
www.egitimcihaber.net
- Prof. Dr. Halil ARDAHAN
www.matematikgeometri.com
|
Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin
Halilov, bilinenin aksine Türklerin matematiğe çok
büyük katkılarının olduğunu söyledi. İlköğretim
okulu öğrencilerine matematikten korkulmaması
gerektiğini anlatan Prof. Halilov, matematik olmadan
diğer birçok bilimlerin olmayacağını kaydetti.
Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Bahçelievler Gazi
İlköğretim Okulu Salonu'nda düzenlenen 'Matematikten
Korkmayın' adlı konferansta konuşan Prof. Halilov,
matematik biliminin tüm bilim dallarının
vazgeçilmezi olduğunu ifade etti. 'Matematik
yeteneği' diye bir şey olmadığını ifade eden Prof.
Hüseyin Halilov şunları söyledi: "Einstein'e göre,
başarının 10 koşulundan sadece birisi yetenektir.
Diğer 9 koşul ise çalışma ve azimdir. Buna göre
öğrenciler azimle ve çalışarak matematik dersinde
başarılı olabilir. Başarılı olmanın bir anahtarı da
formülleri ezberden kaçınmaktır. Formülleri
ezberlemekten daha çok, işlemlerin nasıl formüle
edildiğini bilmek gerekir."
Prof. Halilov, matematik biliminin var olan şeyleri
işaretlerle anlattığını dile getirerek, matematiğin
günlük hayatın içinde her zaman lazım olduğunu,
öğrenilmesi gerektiğini belirtti. Matematik bilimine
tarihte Türklerin katkısının sanılanın aksine çok
fazla olduğunu ifade eden Prof. Halilov, Harezmi'nin
rakamlara sıfırı (0) eklediğini, Ali Kuşcu'nun
kesirleri, pozitif ve negatif sayıları
kazandırdığını, 13. yüzyılın en büyük âliminin de
bir Türk olan Muhammed Nasreddin Tûsî olduğunu
sözlerine ekledi.
Duran Savaş, Cihan 23 Nisan 2007 |
www.matematikgeometri.com
EGİTİM ÜZERİNE GÜZEL SÖZLER
İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek
kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettigini,
payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.TOLST www.matematikgeometri.com
|